Saturday, June 4, 2016

TARİHTE DİN (türkçe)

İstemsizce romantiklik içeren din üzerine bir beyin fırtınası ve tarih…
Tarih boyunca din insan hayatında büyük bir yer tutmuştur. Fakat şimdi gelişmiş dünyanın büyük bir bölümünde yandan ilerleyen ya da alakadarlığı azalan bir yer tutmaya başlamıştır. Çünkü günümüzün en güçlü kuvveti tarafından doğru olmadığı öne sürülmüştür: Bilim. Lakin sonunda dinlerin doğru olup olmadığını tartışmak atacağımız en akıllıca adım değildir. Bu ihtiyaçları doğaüstü bir yapı dışında bile karşılamaya devam edebilmemiz için insanları geleneklerdir dine iten şeyin ne olduğunu anlamak önemli bir noktadır. 
İ.Ö. 4000 yılı Avustralya’da yerli bir Avustralyalı, yerli (aborjin) dininde oldukça büyük yer eden Yingarna Yılanını (Fotoğrafta görülen) bir taşın üzerine resim eder. Bu varlık/yaratık ve ona benzer birkaç figür birçok şeyden sorumlu oldukları düşünülerek tapılır. Onlar gökyüzünü, gölleri, dağları, renkli kuşları, evlilik yasalarını, yemek dağıtımını ve ölüm törenlerini yaratmıştır. Kurallara uymayan kabilelerin cezası olarak da yağmur ve fırtınaları yollamıştır. Avustralya’da bir yılan resminden yola çıkan bu tip inançlar dünyanın hemen her yerinde primitif dinlerde bulunur.
Dinin kökleri bu karmaşık dünyayı açıklama isteğine iner. İnsanlarda doğal evrenin yarattığı tereddütlerin yarattığı çılgın bir tasarımdır. Ritüellerin odak noktası sinirlenebilecek tanrıları yatıştırmak haline gelir. Verdikleri umut, imkanlar ve hoşgörüye karşın adaklar, bağışlar yapılır. Korkutucu ölüm gerçeği her daim varken olabileceklerin en iyisi için tanrılar ile işbirliğinde olmak düşüncesi oluşur. Primitif dinleri incelerken, inançlara sebep olan kafa karışıklıkları ve terörlerden sonra hem merhamet/şefkat, hem de insanın psikolojik hünerine saygı ile geri dönebiliriz. İnsanlar olarak kendimizi sakinleştirmek üzere anlattığımız hikayeler, toplulukları bir araya getirme, bilinmeyen ile başa çıkabilme adına akıllıca bulunmuş çözümlerdir. 
Hindistan’da (İ.Ö. 400), nazik bir felsefi Hint prensi Siddhartha, kendi sonu ile karşılaşır/sonunu görür; kendisinin diğer ismi “Buddha” uyanmış, aydınlanmış olan demektir. İleride milyonlara ulaşacak takipçilerine, ömürleri boyunca daimi acı çekeceklerini beklemelerini, fakat anlık durumlardan kendilerini ayırmaları gerektiğini öğütler. Yansıma ve meditasyon gibi yöntemlerle arınılan, Buddhistlerin “maymun aklı” dediği kararsız, gergin zihniyetten söz eder. Budizmde insanların aklını [karakteristik bir biçimde] gerginlik, yoksulluk, hastalık ve ölümden alıp sakin bir din anlayışına taşıma denemesini görürüz. Dinin esas görevi bizi umutlu tutmak, aklımızın korkutucu düşüncelerde boğulmasını önlemek ve hayatımızın en kötü ve son günlerinde elimizden tutmaktır. 
Çin’de (İ.S. 1025), bir heykeltraş güzel ve nazik Buddhist tanrıçası Guanyin’in temsili bir heykelini yapar. Guanyin Budizmde Meryem Ana’nın karşılığıdır. Ve benzer rollere sahiplerdir: zor anlarda dinler, şefkat ve hoşgörü ile yaklaşır, günlük zorluklara karşı güçlü kalabilmeyi sağlar. Hristiyanlık ve Budizmde merkezi ana haline gelen bu iki figür olgun yetişkin hayatında kendinden şüphe ettiren anlar yaşadığını, ve bu anlardan çocuklukta hissedilen güven ve rahatlık ile çıkılabileceğini gösterir. Mantıklı ve yetişkin olmak her zaman işe yaramayabilir. Beş yaşında olduğu gibi anlaşılmak ve affedilmek isteriz. Bu dinler bunun üzerinden bizimle dalga geçmez ve anlar, onurlandırır. 
İngiltere, Winchester’ın güneyinde papaz kontrolünde olan bir bölgede İ.S. 1133 yılında, toplumun fakir kesiminin yararlanabileceği hizmetler veren, Winchester piskoposu tarafından bir kurum/“darülaceze?” yapılır. Piskopos dini kaynakları okumuş ve İsa’yı örnek alarak en fakire özel bir saygınlık muamelesi sunar. Sonrasında Oxford ve Cambridge’e yayılan bu kurumlar günümüzün en güzel mimarilerinden sayılır. Bu yoksul evleri dünya dinlerinde ortak olan bir temaya net bir örnektir: zenginden yoksula olan görev ve merhamet. Bu durumun güçlü olanın savunmasız olan üzerinde ego tatmini yapacak biçimde saptırıldığı da olur tabii. 
1543, Almanya’da Nicolaus Copernicus meşhur güneş merkezli evren görüşünü yayınlar. 1616 yılında Katolik Kilisesi bu teorinin saçmalık olduğunu söyler ve Copernicus’un çalışmalarını yasaklar. Fakat Copernicus’un devrimi bastırılamayacaktır. 1632’de Galileo Galilei teoriyi destekleyen çalışmasını yayınlayacaktır. Ve papalık yine öfkelenerek, Copernicus’u lanetleyip, Galileo’yu ev hapsine mahkum eder. Katolik Kilisesi zaman zaman güldürse de tutunmaya çalıştığı şey nazik ve insanlığa iyilik getiren ‘bireyin evrensel değeri’ fikri olmuştur; Bir değerimizin olduğu, bir yerde bizi önemseyen birinin olduğu fikri. Copernicus ve Galileo’nun teorileri insanoğlunun çocukluğunun korkutucu sonu gibidir. Evrende sonsuzluğa kadar giden bir karmaşada unutulmuş, mavi bir noktacık olduğumuzu bulmaları bir çocuğun dehşete düşüren bir aile değerini görmesi gibidir. Varoluşu sorgulatacak korkutucu bir yolun başlangıcıdır, ve bugüne dek uğraşmışızdır. 
Londra’da Charles Lyell jeolojik başyapıtını yayınlar(1830). Kitabında yeni jeolojik metodlarla Dünya’nın inanılandan çok daha yaşlı olduğunu anlatır. İncil 6000 yaşında olduğunu söylemiştir. Lyell ise fosil kanıtlarına dayanarak en az 240 Milyon yaşında olduğunu söyler. Modern bilim ise 4.5 milyar yılı olduğunu söylüyor. Lyell’in keşiflerinden sonra John Ruskin inançlarını terk eder. İnançlarının bir taş atılarak adeta bir altın yaprağı gibi parçalandığını söyler. Sonunda “Jeologlar beni yalnız bıraksaydı, çok iyi olabilirdim; fakat o çekiçlerinin sesini her İncil dizesinin sonunda duyuyorum.” demiştir. 
Günümüzde bilim, akıl sahibi bir insanın İncil’in gercek olduğuna inanmasını neredeyse imkansız bir hale getirmiştir. 
Almanya’da 27 yaşındaki David F. Strauss çığır açan işinin ilk cildini (Kritik Bir Bakışla İsa Peygamber’in Hayatı, 1835) yayınlar. Strauss İsa’nın tanrının oğlu olduğu için tapılması için değil, insanlık için iyi bir örnek olması için anlatıldığını söyler. Cömertliği, sefil olana merhametini, affetmeye olan adanmışlığını dine başka bir açıdan bakmak için kullanır. 
Hollanda’da yeni bir devlet müzesi açılır -Rijks Müzesi (1885). Mimarı Pierre Kuiper hayatını kilise restore ederek ve tasarlayarak geçirmiştir ve bunu belli eder. Vitraylı ve dini ağırbaşlılığı olan bu müze, kısa sürede sanat için yapılmış bir katedral haline gelir. İnancın düşüşte olduğu zamanının yaşadığı paniğin ve yedek arayışının bir sonucudur Rijks Müzesi. Ana argümanlardan biri dini yazıların yerini kültürün alabileceğidir. Sanat bir zamanlar dinin bize sağladıklarını sağlayabilecektir: bir kılavuz/danışman olabilir, tutku ve akıl öğretebilir, iyi yanlarımızı [mükemmel olmasa bile] kötülükten ayırt etmemize yardımcı olabilir. 
2006 yılında İngiliz biyolog Richard Dawkins “Tanrı Yanılgısı” adlı eserini yayınlar. Dawkins dinin mantıksal olarak hatalı ve kurgusal bir şey olduğunu, ve halk kültüründen tamamen kaldırılması gerektiğini söyler. Dinin bireyselleştirmesini geçerek adalet adına kaldırılmasını söylerken militan İslamcılar ile çakışmıştır. Dawkins’e doğan bu radikal tepki üzerine birikerek din gün geçtikçe kızgın insanların ilgi duyduğu bir yapı haline gelmiştir. Dawkins mantıklı insanların ihtiyaçları olan refahı bilim ve tıpta bulabileceğine ısrar eder. Papazların yerini doktorların, refah devletinin yerini bağışların, ritüel ve törenlerin yerini laboratuarların alabileceğini savunur. Geriye kalanı için televizyon, medya ve basın vardır. 
Bunca imkanımızın olduğu günümüzde bile inancın doldurduğu yeri tam anlamıyla karşılayamıyoruz. Hala ölümlüyüz ve birçok konuda rahatlatılma ihtiyacı duyuyoruz. Din derin bir kurgu olabilir ama günümüzde işlevsel bir seküler topluma ulaşmak için içtenlikle ve anlayışla incelememiz gereken önemli bir illüzyondur.
-hande

No comments:

Post a Comment