Monday, May 29, 2017

FRANSIZ VE İNGİLİZ BAHÇE GELENEKLERİ (türkçe)

Sevgili ablamın tüm Fransa gezimiz boyunca pek hayranlık duyduğu Fransız bahçeleri ile ilgili biraz tarih…

Avrupa bahçe kültüründe köklü bir Avrupa ulusuna bağlı iki ana gelenek vardır. 

İlki 17. Yüzyılda Fransa’da çıkar. “Jardin à la Française” (“Fransız Bahçesi”) olarak bilinir. Bu geleneğin en belirgin özellikleri Chateau de Vaux-le-Vicomte’da görülür. Paris’in 50 kilometre güneydoğusunda bulunan bahçenin mimarı, Fransız bahçe kültürünün en önemli isimlerinden olan André le Nôtre’dir. Kendisi aynı zamanda XIII. Louis’nin bahçıvanının oğludur. Ana fikir her şeyi simetri etrafında düzenlemektir; varolan doğal çizgiyi düzleştirip yeni sınırlar, çicekler ve havuzlar ile baştan yapmaktır. [Heykellerle sağlanmış] Mantık çerçevesi içerisinde ve mükemmelliğe özen göstererek yeni bir düzen kurmaktır. 

Bir başka Fransız başyapıtı ise Versailles Sarayı’nın bahçesidir. Bizzat kendi gözlerimle görme şansına sahip olduğum bu muazzam eserden biraz bahsetmek isterim. Versailles’ın bahçesi gözlerin göremeyeceği kadar büyük bir çerçeve içerisinde, hikayeler ve detaylar barındıran bir sanat eseridir. Mesela bahçede bir kanattan bakarken çok ama çok uzakta, neredeyse beyaz bir nokta gibi görünen bir heykel görünür. Bu XIV. Louis’nin heykelidir. Bu heykeli bir yabancıya yaptırmıştır fakat kendisine hiç benzetmemiş ve bir daha asla Fransız olmayan birine eserini yaptırmayacağını söyleyerek bahçenin görünmeyecek kadar ötesine yerleştirmiştir. Başka bir hikaye ise büyük bahçe içerisinde bulunan küçük bahçelerdedir. Dört mevsimi sembolize eden ayrı ayrı tematik bahçeler; mitolojik hikayeleri sembolize eden küçük bahçeler; müzik yapımı için bulundurulan ve müzik aleti çalan meleklerle süslü bir bahçe; balo salonu gibi kullanılan dans etmeye ayrılmış bir bahçe ve daha birçok anlam taşıyan heykellerle dolu pasaj ve yollar. Bu büyüleyici bahçeyi anlatmaya kelimeler yetersiz kaldığından her köşesini incelemekte büyük zevk buluyorum. Versailles’da André le Nôtre sayesinde inanılmaz bir simetri ve insanoğlunun elinin maharetini görürüz. 

Fransız bahçe kültürü büyük bir şöhrete ulaşır ve Avrupa içerisinde en az bir yüzyıl boyunca evlerde taklit edilir. Ama baskınlığını 18. Yüzyılda İngiltere’de gelişen bahçe geleneğine bırakır. “Jardin Anglaise” (“İngiliz Bahçesi”) olarak bilinen geleneğin merkez ismi ise, İngiltere’de bulunan 170 bahçenin mimarisinden sorumlu Capability Brown’dur. Jardin Anglaise, Jardin Française’den çok farklı olmasa da İngiliz geleneğinde her şeyin doğal özellikleri üzerinden değerlendirildiğini görebiliriz. Doğanın vahşiliği bir düşman değil, bir çalışma alanıydı. İyi bir İngiliz bahçesi uysallaşmış vahşilik ögeleri taşır. İngiliz bahçelerinde göl ve içerisinde ağaç ve düzensiz çimler görmek mümkündür. Bu gelenek de neredeyse bir yüzyıl boyunca devam eder. 

Bu iki gelenek bir bahçe tekniği olsa da, aslında bir varoluşçuluk yorumudur. Fransız geleneği özgüvenli rasyonalizm ve irade ile alakalıdır. Dünyayı planlarımıza göre ve düşüncelerimize göre değiştirme isteğini yansıtır. İngiliz geleneği ise varolana aidiyet kurma, bize verilen ile en iyisini yapma ve varolanı şekillendirmek, ondaki güzellik ve cazibeyi görmek ile ilgilidir. Bir çatışma gibi görünse de iki geleneğe de ihtiyacımız vardır; farklı durumlarda nasıl davranılması gerektiğini seçmemize bir olanak sağlar. 
İki geleneği birden götürebilmek ikisini de içselleştirebilmektir önemli olan. Bunu yapan birkaç bahçe de vardır. (Kent’te Sissinhurst Bahçesi gibi) İki geleneğin birleşimi hem ilginç bir teknik hem de ilginç bir psikoloji oluşumunu sağlar. Evet, bunların hepsi bir avuç yeşillikten… 
-hande


Fransız örnekler: 
Chateau de Vaux Le Vicomte Bahçesi
Versailles Sarayı Bahçesi
İngiliz örnek:
Sissinhurst Bahçesi


İkisinin kıyaslaması:


Sunday, May 28, 2017

DÜRÜST İLETİŞİM (türkçe)

Hislerimizi birisi ile paylaşmak, onlara ne düşündüğümüzü söylemek aslında basit olması gereken bir şeydir. Ağzımızı açıp söylemek kadar basit olmalıdır, değil mi? Fakat [günümüzde] insanlar amaçlarını, düşüncelerini ve hislerini dürüstçe ve anlaşılır bir biçimde belirtirken oldukça zorlanırlar.

Hiçbir şey söylemeyip anlaşılmayı bekleriz, karşımızdakini aklımızı okuyamadığı için suçlamaya başlarız. Bu durum ise neredeyse basit iletişime bulduğumuz bir alternatifmiş gibi hayatımızda yer etmiştir. İnsanları mutlu edecek şekilde davranmaya özen gösterip, aklımızdan geçeni paylaşmayıp, istemsizce dargınlık ve nefret oluşmasına yol açarız. Umurumuzda değilmiş gibi davranır ve her şey yolunda değilken bile her şey yolundaymış gibi davranırız. Sakince belirtmek yerine dramatik patlamalar (genelde daha önceden gömülen bir sorunun patlaması şeklinde) yaşar, bunun koca bir dargınlığa dönüşmesini izleriz. 

Aslında konuşmamız gereken birçok şey vardır: ne istediğimizi belirtmek, arkadaş ve ailemizin bizi incittiği durumlar, sarılmak istediğimizi söylemek, terfi hak ettiğimizi düşünmek gibi; fakat bunları belirterek ‘zayıf’ görünmek istemeyiz.

İletişimsizlik erken yaşta başlar. Neredeyse her zaman belli bir çocukluğun sonucudur; içimizden geçen şekilde düşüncelerimizi paylaşmama iznimizin olmamasından geçer. Bunun ilk olasılığı sinirli ebeveynlerden kaynaklı olabilir: sinir patlamalarından uzak durmak için oldukça dikkatli davranılması gerekilen bir ortamda büyümüş bir çocuk olmak gibi. Çünkü ne dememiz gerektiğini özenle seçmeye alışılan ortamlardan biridir. İkinci bir olasılık ise fazla iffetli ya da ‘namuslu’ aile ortamlarında gerçekleşir ve bu ortamlarda içimizden geleni söylemek eğer bir şekilde zorluk çıkarıyorsa iletişimden kaçınırız. Üçüncü bir olasılık ise hassasiyettir. Eğer çok sevdiğimiz fakat kalbini kırmaktan çekindiğimiz kişilerle büyürsek haliyle iletişimimiz zamanla sınırlanır ve çoğu noktada işlevini kaybeder. Son olasılık ise meşgul bir aile içerisinde büyümüş olmaktır: çevredeki herkesin daha büyük sorunları olması ve içten düşüncelerin iletilmesine önem verememesi ile dürüst iletişim metodları zamanla bu durumda da işlevselliğini kaybeder. 

Kötü iletişimin kökleri içimizden geçen ‘dürüst olup, sevilip, tolere edilebilmem imkansızdır’ düşüncesine kadar iner. Kim olduğumuz bu üçünü aynı denklemde görmeye yetmez. İletişimde ne kadar çekingen olduğumuzu fark ettikçe bir çözüm arayışına gireriz; ve (umarım) iletişimimizin çocukluğumuzda olduğuyla aynı şekilde sınırlı olmaması gerektiğini görürüz. (Fakat farkında olmadan, anlaşılabilir bir şekilde, alışkanlık haline gelmiş iletişim anlayışını devam da ettirebiliriz.)

Olgunlaştıkça daha güçlü olabileceğimizi hisseder, ve düşündüğümüzden daha dayanıklı olduğumuzu fark ederiz. Çoğu insanın zor haberlerle yüzleşebileceğini ve yüzleşemeseler bile söyleyip çekilebileceğimizi görürüz. 

Bu durumda çekindiklerimizin yerine kendimizi koyup yalan söylenmenin yardımcı olup olmayacağını düşünmeliyiz. Bir yalanı önemli bir düşünce ya da hissi bilmemeye tercih mi ederiz? İnsanların düzelebilmesi/düzeltebilmesi için kötü haberi bilmesi gerekir. Arındırıcı bir yüzleşme adına sevilmeme riskini kaldıracak güçte olmalıyız. Kendimize önem taşıyan, yardımcı olan, başkalarından duyamadığımız şeyleri söylemeyi öğretmeliyiz. Yalan duymaktan eminim siz de benim kadar yorulmuşsunuzdur...

Gerçekten ne hissettiğimizi bunu duymaya layık olanlara söyleyebilmeyi göze almalıyız.
-hande

Thursday, April 27, 2017

PSİKOLOJİK BAKIŞ AÇISIYLA SUÇ VE CEZA (türkçe)

Psikolojik bir imge olarak: Raskolnikov

Dostoyevsky sosyal, dini, politik sorunlar ile kesilen psikolojik eserleri ile bilinir. Suç ve Ceza eserinde ise, bana göre, Dostoyevsky adeta Alfred Hitchcock, Suç ve Ceza da derinlemesine psikolojik bir siyah beyaz filmi gibidir. Eserin içinde anlatılan olayları sadece dinlemekle kalmayız, her birine tanıklık ederiz. Bu durum da bizi sorumluluk hissi ile bırakır.

Psikolojik gerginlik kitapta iki ana nokta ile belirir. lk olarak kitabı okumaya baladıımızda Raskolnikov’un çaresiz ve madur olduunu örenerek balarız. Varlıksız ve cinayet faili bir adamdır. Okuyucu aynı zamanda baka karakterlerin de çöküünü fark eder; açgözlülük, alkolizm, azamet gibi durumlar karısında düte olan karakterler görürüz. Yine de okuyucu Raskolnikov’un cezası belirlenene dek, uzun sayfalar boyunca beklemededir. Raskolnikov’un düünceleri sallanmaya balayıp, Ivanova’yı ve kız kardeini öldürmeye karar verirken okuyucu bir tanık haline gelir. Dostoyevski’de suç ve ceza kavramları arasındaki boluklarla okuyucuda bit tanıklık gerginlii yaratır. Zaman ile katlanan gerginlik süresince Raskolnikov yalnız deildir, tanıkları, yani biz, yanıbaındadır. Raskolnikov, ailesi, ve inceleyenler yanında sessiz kalmaya mahkum birer tanık oluruz.

kinci psikolojik gerginlik Raskolnokov’un suçunu kabuslar, halüsinasyonlar, geriye dönmeler ile manifesto ettiindedir. Raskolnikov suçu ile ilgili açıldıkça okuyucu da aynı yükün azalmasını hisseder. Suç ve Ceza oldukça bedensel bir romandır. Fiziksellik ve beden, suç ve suçluluk duygusunun youn biçimde anlatılmasını güçlendirir.

Okuyucu olan biteni sadece izlemekle yetinmez, aynı zamanda yaar. Keder ve suçluluk altında güçsüz düünce okuyucu Raskolnikov’un hangi hislere yenik dütüünü bilir, paylaır. Suçu tüm detayları ile bilen tanıklar olarak ifade veremez ve cezayı paylaır durumdayızdır.
Cezanın ne olduunu örenmeyi beklerken, hukuka göre adaletin tecrübe edilen zihinsel keder ve ızdırap yanında çok hafif kaldıını anlarız. Raskolnikov ve çevresinde gerçekleen akıl oyunlarının zaten insanlık tarafından konmucezalar olduunu hissettirir. Kaçıolmadıını gösterir, hissettirir. Balıca [sosyal] bir cezadır.

Bir suçlunun karmaık düünceleri ve zihnini bize onun hareketleri, iletiimleri, kendi içerisindeki monologları ve St Petersburg sokaklarındaki rantları ile gösterir. Raskolnikov insanlarla balantı kurmakta, onlarla birlikte aidiyet hissini paylamakta güçlük çeker. “Jenerik” denebilecek insanın sorunlarının acınası ve tiksindirici olduunu hisseder. Bu ekilde birçok noktada izoledir. Raskolnikov bu ekilde insanları ikiye ayırır: “sıradan insanlar” ve “sıra dıı insanlar” olarak. Bu teorisine göre “sıra dıı insan” daha yüce bir amaç ile ilerler ve bakaları için geçerli olan hukuk onu ilgilendirmez; buna örnek olarak Napolyon’u kullanır. Ana karakteri tanıdıktan sonra bir noktada bu kategoriye aidiyet duymak için bu suçu ilediini düünmemek elde deil. Suçunu iledikten sonra cezasından sıyrıldıı takdirde “sıra dıı insanlarda” olduu gibi, herkes için geçerli olan hukuktan kaçabilecek ve “sıra dıı insan” olabilecek. Fakat Raskolnikov cezasından sıyrılmayı baaramaz. Vicdanı ve suçluluk duygusunun youn etkilerine yenik düer ve itiraf eder. Kendini en baından beri uzaklatırmaya çalıı duygularına yenik düer. Sonunda oldukça önemli bir deiim geçirerek insanlıını ve duygularını hissetmeyi kabul eder. Suç üzerine gidilen bu karanlık hikayenin sonunda bu ekilde Dostoyevsky ana karakter üzerinden varılan sükunet ile bir huzur bırakır.

Dostoyevsky roman boyunca ortada bir suç olmasına ramen, ana karakterin iniçıkılarına ramen onu önemsememizi ve belli noktalarda onunla özdelememizi salar, bizi bu yönde manipüle eder. Bu vesileyle duygularımızın ve onları kabul etmenin önemini vurgular ve uzaklamaya çalııldıı takdirde ne kadar tehlikeli olduunu görmemizi salar.


Motif olarak baskın olan bir fakirlik vardır. [Luzhin, polis memurları, Svidrigailov dıında] Neredeyse herkes fakirdir. Hatta fakirlik bu derecede iken aileleri bir araya bile getirir bir hal almıtır. -Raskolnikov ise fakirlii ile kendini uzaklatırmak için çabalar.- Fakirlik Sonya ve Dunya gibi karakterlerde balılık ve güçlerini göstermeye yardımcı olsa da Dostoyevsky için fakirliin olması belli sorunların üzerine gidebilmeyi kolaylatırır. Fedakarlıı ortaya çıkarmakta kolaylık salar.

İşlenen temalardan ilk olarak yabancılama görülür. Bata Raskolnikov’un gururu onu içinde bulunduu toplumdan ayrılmasına sebep olur. Kendini hiç kimse ile özdeletiremeyen, daha üstün (bahsedilen üstünlük manevidir.) bir kii olarak görür. “Sıra dıı insan” ya da bir “üstün insan” profili üstlenir. Kurallar ona ilememeli, hukuk onun için olmamalıdır. Bu ekilde dierlerini kendi emelleri için kullanılabilir kaynaklar olarak görür. Suçu ilemesinin sebeplerinden biri de kendi içerisinde bu üstünlüü kanıtlamak ve hukukun ona ilemediini görmek, göstermektir. Suçlarını iledikten sonra bu yabancılaması daha belirgin olur, kendisine yardımcı olmaya çalıanları da uzaklatırır. Sonucunda ise bir “üstün insan” olmadıını görür fakat yine de psikolojik teslimiyete boyun emez ve adaletin yerini bulacaını bir müddet daha kabul etmemeyi seçer. Son teslimiyeti akı Sonya içindir ve teslim olduunda kendini gördüekilden kurtulma ııını görür. Yabancılamasından kurtulmak için bir fırsat olduunu görür.

Kitapta ‘suç ve ceza’ kavramı beklenenin dıında ilenir. Suç ilk birkaç yüz sayfada gerçekleir fakat cezası epilogda, en sonda gelir. Odaklanılması gerekilen yer de bu sayede bave son noktalarından ziyade arasında gerçekleenlerdir – bir suçlunun derince ilenmipsikolojisi. Suçun nasıl ilendiini anlatmak yerine Dostoyevsky suçlunun hissettii duygular üzerinde durur ve tereddütler ile ilgilenir. Bunun üzerinde durarak dünyada verilen cezaların insanın kendi hislerinden aldıı cezanın yanında hiçbir önemi ya da aırlıı olmadıını gösterir. nsan psikolojisinin yapısından ötürü bu gibi durumda olan bir bireyin cezasını her ekilde çekmesi gerektii kanısına varırız. 

1. Rodion Romanovich Raskolnikov: 
smi Rusça ‘raskolnik’ kelimesinden gelir; “bölünmü”, “ayrılmı” demektir. Raskolnikov ile uyumludur çünkü karakteri de ayrımaya ya da yabancılamaya oldukça elverilidir. Gururu ve entelektüellii onu insanlıın geriye kalanını küçümsemesine neden olur. Roman boyunca çevresindekilerle ilikisi kendisini anlamamıza ve anlamasına yardımcıdır.
-hande


Sunday, April 16, 2017

BİR DEMOKRASİ ELEŞTİRİSİ VE 16 NİSAN REFERANDUMU (türkçe)


Demokrasi gününümüzde zor elde edilen bir imkan olduğu için karşısında durmak oldukça zor. 
Dolayısıyla Fransız bir aristokrat olan Alexis De Tocqueville'i bu yazımda bir destek olarak kullanacağım. De Tocqueville, Fransız hükümetinin de izni ile, yayılmakta olan demokrasiyi incelemek için dokuz aylık bir geziye, Amerika'ya gider. Bu gezisinin sonunda, 1835 yılında "Amerika'da Demokrasi" adında meşhur kitabını yayınlar. 
İncelemelerinde demokrasinin karanlık taraflarını tanıma şansına sahip olmuştur. 
Birkaç ana sorunu ortaya koyar:

Öncelikle materyalist bir toplum yaratmasını ele alır. O tarihte Fransa'da zengin kesimin para kazanma ihtiyacı ya da isteği yoktur; fakir kesimin ise daha fazla para kazanıp zenginleşmesi imkansızdır. Bu durum para ve yaşamın değeri ilişkisini sorgulamasına sebep olur. De Tocqueville'in gezisi sırasında tanıştığı bir Amerikalı ona çok çalışma ile para kazanıp daha zengin olunabileceğini söyler. Burandan paranın, Amerikalıların saygı duyup, değer verdiği tek şey haline gelmeye başladığını görür. Örnek olarak Amerika'da çok satmayan bir kitabın iyi olma olasılığı olamadığını, iyi olma kriterlerinin sadece ne kadar ettiğinden belli olduğunu söyler. Demokrasi ve kapitalizm insanların birbirlerini yargılaması için düz bir denge oluşturmuştur. 

İkinci sorun ise Amerikalılar refah içerisindeyken neden bu kadar yorgundur sorusu ile doğar. Zenginlik ve varlık bir kenara bırakılmışken, tüm işler herkese açıkken, hevesli bir insan kendini iyi bir kariyer sahibi yapabileceğini düşünebilir ve ortak bir kadere mahküm hissedebilir; fakat bu tecrübe ile düzelebilecek bir illüzyondur. Eşitsizlik genel bir kural haline gelmişken en büyük eşitsizlikler göze batmaz; fakat her şey az çok eşitlik içerisinde gidiyorken en küçük aksama göze batacaktır. Demokrasinin parçası insanların ağırlıklarından biri de bundan kaynaklıdır. Eski ve katı Avrupa sistemi fakirin ilerlemesine hiç ümit vermez ve bariz olan binlerce yönü ile adaletsiz görünür fakat alt kesim insanına bir özgürlük tanır: birçok kişinin yaptığını referans noktası göstermeden, kendi referansları ile bir yere gelmeleri ve statü endişesi içerisinde olmama özgürlüğü. 

Çoğunluğun tiranlığı/despotluğu üzerinde durulan bir başka sorundur. Genelde tiranlık demokrasinin zıttı olarak görülmüştür; fakat De Tocqueville demokrasinin kolayca kendine özel bir tiranlık yaratacağını görmüştür; çoğunluk tiranlığı adı altında. Demokrasi kültürü genelde herhangi bir farklılığı bir günahmışçasına kınar ve bu kınamanın içerisine kültürel üstünlük olarak nitelendirilen hak ile elde edilmiş unsurlar bile girmektedir. Çoğunluk tiranlığında toplum agresiftir, ve bir düzenleme organıdır. Kendini aşan birini "yola getirmek" bu sosyal durumda sivil bir erdem hareketi olarak görülür. Bu gibi sıranın dışına çıkan kişilerin bu yersiz yükselme çabasını kesmek bir vatandaşın görevi gibi görülür. 

Bir başka sorun ise demokrasinin insanı otoriteye karşı yapmasıdır. Amerika'da herhangi bir insanın, ne yaparsa yapsın, bir başkasından daha iyi olması olanaksızdır. Boyun eğmek ya da teslim olmak söz konusu bile olmamalıdır. Bu duruma bir eleştiri olarak De Tocqueville toplumdaki bazı insanların daha zeki, kibar, veya olgun olabileceğini söyler. Dolayısıyla daha nitelikli sayılabileceklerin daha iyi dinlenmesi gerektiğini söyler. Aksi takdirde demokrasi içerisinde görüldüğü üzere bayağılık ve vasatlık etkisi altında olunacaktır. 

Son olarak demokrasinin özgür düşüncenin kuyusunu kazdığını söyler. Demokrasinin açık ve özgür fikirli insanlara destek sağlayacağı düşünülür, fakat De Tocqueville zıttı bir sonuca varmıştır: Amerika'dan çok daha ötede bağımsız düşünce sahibi ve tartışma özgürlüğü olan yerlerin olduğunu savunur.  Amerika'da sistemin adelet ve eşitliğine olan yüksek güven sonucu insanlar kritik düşüncede pes etmişlerdir. Tüm inançlarını gazetelere ve sağduyuya ("common sense") koymuşlardır. Pazarlama ile içli dışlı bir toplum haline geldiğinden Amerikalılar aynı zamanda müşterileri olabilicek komşuları ile ilişkilerine özellikle dikkat etmeye çalışır. Bu şekilde orijinal olmak yerine klişeleri benimseyip, çıkara giden kolay yola odaklanmıştır. Özgür düşünceleri uzun vadede köreltilmiş ve varolduğu illüzyonu içerisine bırakılmıştır. 

De Tocqueville demokrasi üzerine bu kadar acımasız ve zalimce yorumlar yapsa bile anti-demokratik veya anti-Amerika sayılmamalıdır. Sadece demokratik bir sistemde yaşamanın ne kadar rahatsız edici ve can sıkıcı olduğunu göstermeye çalışmıştır. Belli zorluklarla karşılaşacağımızı, şaşırmamamız gerektiğini ve beklentilerimizi uygun biçimde tutmamız gerektiğini öğretir.  
Demokrasi içerisinde politika büyük sıkıntılar getirecektir. Bu yanlış bir şey yaptığımız için değildir. Herkese verilen mutlak yetkinin karşılığında ödeyeceğimiz bedeldir ve bunu kabullenmektir sadece. 

Bunca zaman demokrasiye karşı olan eleştirilerim hep insanlık dışı görüldü. Artık neredeyse bir kutsallığı varmışçasına korunan bu kavramdan bıkan insanların yakındığı beş noktadır De Tocqueville'in üzerinden gitme sebebim.  Tabii ki yazının büyük bir kısmı o dönemin koşulları ve demokrasinin "örnek kullanıcısı" olan Amerika üzerindendir, çünkü analizler bunlar üzerindendir. 

Yarın referandum olması, "demokrasi" ye olan aşkın bizi getirdiği yer üzerine bir hatırlatma niteliğinde olmasını dilediğim bir yazıdır. Demeden geçemedim: hayırlı pazarlar olsun şimdiden.. Ama bu durumda çaresiz teslimiyet değil mi şu boş ümitlerimiz? 

Yazıyı ingilizce yazmıştım zamanında ama Türkçeye çevirmem gerekti, malumunuz referandum... Hatası varsa af buyurun... 
-hande

Monday, February 6, 2017

SEVGİ (türkçe)


Yazımın orijinali İngilizceydi ve İngilizcede aynı görebileceğim "sevgi" kelimesi bazı yerlerde "aşk" olarak ele alınabilir. (love=sevgi/aşk) 

Kafa karıştırıcı bir biçimde aslında iki tarafı olan “sevgi” kelimesini tek taraflıymış gibi kullanırız: aslında, bir bireyin başkasına duyduğu sevgi ve sizin bir bireye olan sevginizdir. Hayata sadece sevilmeyi bilerek başlarız. Yanlış da olsa, bir süre sonra, bir norma dönüşür. Bir çocuk için ailesinin sevgisi zaten ceptedir: tesellisi, yol göstermesi, sakinleştirmesi, doyurması, toparlaması ve neredeyse her zaman sıcak ve neşeli olması beklenecek şekilde başlanır. Ebeveynler kaç kez dillerini ısırdıklarını, gözyaşlarını geri tuttuklarını, ve bir gün çocuk bakımı sonrası kıyafetlerini çıkaramayacak kadar yorgun olduklarını söylemezler. Bu ilişki neredeyse karşılıksızdır. Ebeveyn sevgi verir ve bunun için belirlenmiş bir karşılık beklemez. Çocuğu saç kesimini fark etmediğinde, iş ile ilgili detaylı sorularına karşılık almadığında bozulmaz. Çocuğun bilinci dışında ebeveyn ve çocuk sevgi gösterir fakat iki taraf doğrunun çok farklı yerlerindedir; bu nedenle yetişkinliğe girildiğinde “aşkı aradığımızı” söyleriz. Aslında aklımızdan geçen, bizim ihtiyaçlarımızı, isteklerimizi anlayacak, sabırlı ve sempatik olacak, özverili davranarak her şeyi iyileştirecek birini bulmaktır. Bu doğal olarak bir zorluktur; herhangi bir ilişkinin yürümesi için çocuk düşüncesinden ebeveyn düşüncesine geçmemiz gerekir. Kendi ihtiyaçlarının önüne başkasınınkini koyabilecek bir birey olmamız gerekir. Aşık yetişkinler olabilmek için, öğrenmemiz gereken, belki de hayatımızda ilk defa, kayda değer bir şey yapıp, en azından bir müddet için, bir başkasını kendimizden öne koymaktır. Gerçek sevgi, olgun sevgi aslında budur. Birçoğu için şaşırtıcı olsa bile…
-hande

Saturday, January 7, 2017

BİREYİN KENDİNE YALAN SÖYLEMESİ & BİRAZ PSİKOLOJİ (türkçe)

Güzel bir hayata ve kendini bilmeye giderken karşılaşılan büyük bir engel vardır: zihnimizin bir tarafının yalan söylemeye elverişli olması. Başında anlamlı bir sebepten dolayı yalan söyleriz: çünkü acıyı uzaklaştırmak isteriz. Fakat bunu yaparken mutluluk şansımızı büyük raddede zedeleriz.
Kendimize yalan söylemeyi seçmenin dört sebebi vardır. Öncelikle değiştirmesi çok çaba gerektiren şeyler için yalan söyleriz; işimiz, alışkanlıklarımız, fikirlerimiz, ilişkimiz, arkadaşlıklarımız, ve sağlığımız.. Aynı zamanda yalan söyleriz çünkü kendimizle ilgili iyi düşünmek isteriz. "Normal" olduğumuza inanmak, tuhaf kalan zevkler, hoşnutsuzluklar ve düşüncelerimiz yokmuş gibi düşünmek istediğimiz için. Yetersiz hissetmemek, herkeste olduğu gibi eksik olan birkaç iyi şeyin yokluğunu kapatmak için yalan söyleriz. Bizi rahatsız eden küçük sebeplerin önemsizliğini kapatmak için yalan söyleriz...
Kendimize yalan söylememizin ise çeşitli halleri vardır: İlki dikkat dağıtacak şeyler ve bağımlılıklarımızdır. Kendimizle ilişkilendirebileceğimiz şeyleri seçeriz, bu gerek haberleri takip etmek, gerek işimiz, gerek alkol gibi seçenekler olabilir. Bunları gerçekten çok sevdiğimiz için yapmak zorunda değilizdir. Bizi düşüncelerimizden ve korkularımızdan geçici olarak uzaklaştırdıkları için seçeriz.
İkincisi manik biçimde neşeli olmak da kötü düşüncelerimizden uzaklaşma çabasıdır. İyi düşünmek için fazlasıyla neşeye kendimizi itmek, "her şey yolunda", "her şey iyi" gibi düşüncelerle korkularımızı atmaktır. Aksi düşünceleri zihnimiz içinde kendimize yalan söylemiş bulunarak itmektir.
Üçüncüsü alınganlık ve aşırı tepki de kendimize yalan söylemedir. Küçük tersliklerin üzerine gereğinden fazla gitmekte zihnimizde biriken korku ve zorlukları kenara atma çabasıdır özünde.
Dördüncüsü olayları, aslında zihnimizde yer eden şeyleri küçümsememiz ve aşağılamamız da bu tip düşüncelerden uzaklaşma yöntemidir.
Beşincisi hata aramadır. Çevremizde gördüğümüz davranışlar, insanlar, sözlerde hata arama sırasında aslında kendi içizde gerçekleşmiş olan ve gerçekleşen kınamalardan dolayıdır. Olayları ve insanları hataları ile küçümserken içten içe gördüklerimiz ve kendimiz arasında bir bağlantı olup olmadığını düşünürüz.
Altıncısı savunmacı bir tavır takınmaktır. Bize gelen en küçük geri dönüşe, en küçük belirtmelere karşı oldukça agresif bir biçimde karşılık vermemiz aslında içimizde olan fakat yüzleşmesi güç durumlarımızdan kaçmanın bir yoludur. Bunu yaparken karşımızdakilere yüklediğimiz kibir ve benzeri karakteristikler ile bir duvar örmüş oluruz.
Siniklik ve umudumuzu kesmek: bizi gerçekten üzen şeyleri tek tek ele almak yerine üzüntüyü yayarız ve her şeyin, herkesin kötü ve üzücü olduğunu düşünmek isteriz. Çünkü tek tek ele alındığında bizi üzen şeyin daha da büyümesinden korkarız. Gerçek üzüntümüz bu şekilde bizi üzen onca şey varmış gibi kalabalığın içinde kaybolur.
Tüm bunlar bireyin kendisini ve çevresindekileri çok büyük ölçüde zedeler ve yıpratır. Fiziksel olarak bile bireyleri etkiler, uykusuzluk, göz seyirmesi, enerji kaybı, depresyon, yemek yemek istememek, ya da çok fazla yemek...
Gerçek doğamızla yüzleşme şansımız varken seçtiğimiz ve bahsettiğim çeşitli yollarla kendimizi yıpratırız ve kendi zihnimiz aracılığıyla kendimize yalan söyler ve gözümüzün önüne gerçek olmayan bir perde koymuş oluruz. Yıpratmadan ve üzüntüden başka bir şey değildir. Sadece yapması, değiştirmesi zor olan bir şeyden kaçıştır.

Wednesday, January 4, 2017

WHO'S THAT LADY? (english)

Her greatest love was politics. She liked to surprise people. She fought as a conservative to clarify that homosexuality wasn't a crime and defended that women ought to have the right to abortion. Even though she was criticized to be a leftist she continued to battle with equality in education. She may have shown her claws to the Soviets but the real deal started when she became the Prime Minister...

She was the daughter of a grocer; then went to Oxford to study chemistry but not a long while after she decided on studying law. After graduating she kept incognito for a while and married a wealthy man. She never would and never has allowed her personal life before our eyes.

She started as a member of the conservative party in 1959 and this ballad ended in 1992. During her membership she was in various positions like the ministry of education or the vice-president.

After the conservatives lost in '74, even though with very little belief, in '79 she won the elections and the conservatives became the ruling party thanks to her.

She privatized the government monopolies and industrial enterprises, made important reforms in unions, decreased the social spendings and taxes. All these lowered inflation but unemployment rose drastically. She was in a difficult position and either a miracle or a war could save her from where she was.

With the attempt to conquer the Falkland Islands a war sparked; this easy and away victory alongside the clutter of the opposition helped her sweep everything in the elections of '83.

With her belief in the free market economy and her companion on this subject Ronald Reagan, they swore to be a nightmare for the Soviets. That's why her nickname "The Iron Lady" was given by the Russians. She was also the first to cherish Gorbachov and say "We could work together."

With little cracks created in her party, even though she didn't loose the elections she quit because she lost the trust of her own colleagues.

She was done with all politics after 2 years. She started going around the world giving speeches. Later she established a foundation that European countries which gained their independence newly learned democracy from. After earning the highest knight honor possible she completely left the stage.

Who was she? As some may have guessed or some who have not, the lady's name is Margaret Thatcher. Brilliant, right?

Well, some fun facts about her:
  • She never had her own cook, she always prepared the food for her husband and party members herself.
  • She trained herself to have a tone in the middle of a man and a woman to sound more effective.
  • Former French Prime Minister François Mitterand once called her a "Brigitte Bardot with Caligula's eyes."

-hande


Tuesday, December 13, 2016

ŞÜPHECİLİK (türkçe)

Şüpheciliğe (kuşkuculuğa) bir cevap niteliğinde olan rasyonalizm (akılcılık) ve ampirizmden (deneyimcilik) yola çıkarak öncelikle tanımlar ile başlayacağım. 
Rasyonalizm mantığın en güvenilir bilgi kaynağı olduğunu savunmaktadır. Ampirizm ise deneyimin en güvenilir bilgi kaynağı olduğunu öne sürer.
Descartes’tan yola çıkacak olursak, Descartes, Platon gibi rasyonalizmin şüphecilik cevap olduğunu söylemiştir. Hayattaki en gerçek şeyler fikirler olduğunu savunmuştur. Ampirizme bakıldığında ise gerçeklerin fikirler ya da mantıktan ziyade duyularımız ve algılarımız olduğunu görürüz. Mantık ve tümdengelim ile bilgi edinilebilir fakat materyal dünyanın gerçeklerine ulaşmanın en iyi yolunun tümevarım ve bilimsel yöntem olduğunu söylemektedir. Bu iki görüş ayrımındaki en bilindik karşılaşma Plato ve Aristo arasındadır. Plato gerçeğin immateryal fikirler dünyasında olduğunu söylerken Aristo tam tersini savunmuştur.
Locke hepimizin doğuştan “tabular asa” (boş bir levha) olduğunu ve tüm bilginin deneyimlerden edildiğini söyler. Hiçbir şey bilmeyerek doğduğumuzu ve algılarımız sayesinde bilgi edindiğimizi söyler. Descartes ile anlaştığı nokta ise algılarımızın ve duyularımızın her söylediğine/gösterdiğine inanmamamız gerektiğidir.
Locke, Descartes’ın yaptığı gibi, tüm algıları yalanlamak yerine iki tip arasında bir ayrım yapar.
Bu ayrımı birincil ve ikincil nitelik olarak iki kategoride inceler. Birincil niteliğe sahip olan şeyler fiziksel objelerin bizzat sahip olduğu özelliklerdir. (Katılık, yoğunluk, ağırlık, kütle, hacim, boy, en, figür, hareketlilik, şekil gibi özellikler) İkincil nitelik ise Locke’a göre “gerçek” sayılmayanlardır. (Renk, tat, doku, koku, ses gibi somut kavramlardır) Locke, bu ayrımın dışarıdaki dünya ile ilgili olan anlaşmazlıkları açıklığa kavuşturacağına inanmıştır. Fakat tahmin edileceği gibi ikincil nitelikleri tanımlamak kolay değildir ve sürekli anlaşmazlıkların büyümesine sebep olmuştur. Çünkü birincil nitelikler daha nesnelken, ikincil nitelikler daha öznel ve yoruma sübjektiftir.
Locke’un ampirizminden etkilen Berkeley ise Locke’un konseptini geliştirmek için çabalarken Locke’un teorisini kendi aleyhine bile kullanmıştır. Berkeley’nin çalışmaları esnasında alında varolduğuna inandığımız herhangi bir şeyin gerçekte olup olmadığını sorgulamıştır. Berkeley niteliklerden biri olmadan hiçbir şeyin varlığını algılayamayacağımızı ya da idrak edemeyeceğimizi söyler. Locke’un ikincil nitelikler hakkında objektif biçimde gerçek olmadıklarını ve sadece sübjektif biçimde algılandıklarını söylediğini hatırlarsak Berkeley’in nerede fikrini değiştirdiğini görebiliriz.
Berkeley biri olmadan öbürünün olamayacağını söylediği için aslında birincil niteliklerin de objektif olmadığını söylemek durumunda kalır. Bu durumda hem birincil hem ikincil nitelikler aslında objektif gerçeklikler değildir. Berkeley ise Descartes’in “düşünüyorum o halde varım” sözüne karşın “olmak algılanmaktır” demiştir. Bu noktadan sonra aklı tırmalayan kısım ise her şey eğer algıya dayanıyorsa algı olmadığı takdirde hiçbir şeyin olmadığıdır. Berkeley bunların yanı sıra tanrının mutlak bir algılama halinde olduğunu söyler. Aralıksız algıladığını bu yüzden "var olduğumuzu" belirtir. Berkeley ile anlaşmak oldukça zor olsa bile ampirizm ve rasyonalizmin şüphecilik bir cevap olma aşamalarının bir kısmını görebilmemize sebep olmuştur.
Görünürde karışık olsa bile Descartes, Locke ve Berkeley, her biri farklı bir noktaya değinmiş ve şüpheciliğe cevap vermeyi denerken bir bakımdan onu beslemişlerdir.
-hande

Tuesday, November 15, 2016

PAINTING ANALYSIS (english) – Coronation of Emperor Napoleon I and Coronation of the Empress Josephine

In August 1802, a referendum had established the French Consulate –important step toward the identification of the Republic of Napoleon– At the beginning of 1803, the attempt to obtain the rights to a waiver of the Louis XVIII crown of France was unsuccessful. Before the refusal, it brought to mind the myth of the Carolingian Empire, less shocking than the monarchy for the supporters of the republic, as the notion of empire is also intended in a more abstract way: Bonaparte or the Revolutionary France, extended their empire on the whole of the conquered territories.
In April 1804, the Council of State suggested the formal establishment of the Empire, and the Senate adopted the new constitution on May 18 1804, confident about the "Government of the Republic" of Napoleon Bonaparte, hereditary emperor. This senatus consultum was validated by a referendum.
It was appropriate to give to the new dynasty the divine protection of the Holiness and the Coronation: The ceremony took place at Notre-Dame de Paris on 2 December 1804, in the presence of Pope Pius VII, who proceeded with the two ceremonies. On the facade of Notre Dame, inclined for the occasion of a triumph based on four columns. Whose two symbolized the Merovingian and Carolingian dynasties and other two, "Good Cities of France"(Bonnes Villes de France*). Knowingly forgetting the Capetians.
Against any use, Napoleon wished the crowning of himself and the crowning of his empress Josephine, despite the desire of the Pope to proceed to the sacrament and the coronation. The pope blessed the crown. The artist represents the time when the emperor was crowning his beloved Josephine.
In this massive painting, it revolves around the three main protagonists: Cambacérès and Lebrun, ex-consuls become (respectively) chancellor and treasurer; Talleyrand, Eugène de Beauharnais, new marshals as well as the Sisters of Napoleon, responsible to bring the cover behind Josephine. The presence of Madame Mother on the balcony, which in reality was absent during the ceremony, should also be noted. The artist, Louis David, is also represented in this forum with his traditional signature in the artistic community. The Coronation is designed as the meeting of two worlds, from a sacred right to a secular left. Napoleon is the link that is established between the divinity symbolized by the pope and the resulting republican universe. Only the high crosses held by the cardinal Caselli in the center marks the meeting point between these two entities.
However, if there is solemnity, the painting does not reflect any religious feeling. The artist said "I knew that we were not virtuous enough to be republican” during the Coup of 18 Brumaire**. 
If he had originally intended to paint a kind of hero crowning in an overbearing gesture, he seems to have finally reduced his work around a force evoking the luxuriousness and the magnitude of the new imperial glory.
-hande
Details about the actual painting:
• Name:
< Sacre de l'empereur Napoléon Ier et couronnement de l'impératrice Joséphine dans la cathédrale Notre-Dame de Paris, le 2 décembre 1804 > (Coronation of Emperor Napoleon I and Coronation of the Empress Josephine in Notre-Dame de Paris, December 2, 1804)
•Oil on canvas
•Height: 610 cm (240.2"). Width: 931 cm (366.5")
•Location: Palace of Versailles
•Physical description: Joséphine kneels before Napoléon during his coronation at Notre Dame. Behind him sits pope Pius VII.
depicted place: Notre Dame de Paris


Sunday, October 16, 2016

1929 DÜNYA EKONOMİK BUNALIMI / BÜYÜK BUHRAN / THE GREAT DEPRESSION (türkçe)

 Birçok insan 1929 Dünya Ekonomik Bunalımını borsanın çöküşü ile olmuş kabul eder. Fakat burada sorun bağlantılı olma durumunu ve sebep-sonuç ilişkisini karıştırıyor olmaktır. Buhran borsanın çöküşü nedeniyle değil, sonrasında gerçekleşen bir olaydır.
1920’li yıllarda yeni üretilen ürünlerin yerli tüketimi oldukça yüksekti, ve endüstri için iyi bir durumdu. Aynı zamanda kredi ve taksitle satın alma bu tüketimi besliyordu. Kredi ile ilgili önemli bir faktör ise ekonomik belirsizlik olana dek ilerleyebilmesidir.

Bu sırada, 1920’li yıllarda çok kötü durumda olan tarımsal faaliyetlerin fiyatları git gide düşüyordu (çünkü I. Dünya Savaşı sırasında askerlerin ihtiyaçlarını karşılamak için genişlemekteydi) ve bu genişleme birçok çiftçinin mekanik operasyona yönelmesine sebep oldu. Mekanik operasyonlara geçiş pahalı olduğundan, çoğu çiftçi bu değişimi finanse edebilmek için borca girmişti. Aşırı üretim ve düşük fiyatların birleşimi tarlalarının menedileceği anlamına geliyordu. Bunun yanı sıra, bir başka zayıflık 1925’te araba üretimlerinin ve konut yapımının yavaşlaması ile oldu.

1929’da ticari bankalar borsaya ve emlak yatırımlarına verilen borçlar ile beklenmedik bir pozisyondaydı. Yine de borsanın çöküşü ve bunalım hala aynı şey değillerdi. Çok sayıda zengin yatırımcılar borsada yüksek miktarda para kaybetmişti, fakat bu ekonomik bunalımı, bir bunalım yapan şey yüksek işsizlik oranıydı.

Amerikalıların sadece %3’ü borsada hisseye sahipti, ve market kaybedilen değerleri 1930 yılında düzeltmiş/kurtarmıştı. Büyük banka ve şirketler çok sayıda hisse alıyor olmasına rağmen, işlemlerin çoğu borç alınmış paraylaydı (marjda alım/borçlanarak satın alma), ve bu durum tüm dünyanın ekonomisini çökertmeye yetmemişti.

Esas neden aslında Amerika’nın zayıf banka sistemiydi. Amerikan Merkez Bankası 1913’te kurulmasına rağmen, Amerika bankalarının çoğu küçük, bireysel ve kendi kaynaklarına bağımlı kurumlardı. Panik olduğu zamanda, parasını yatıranlar yatırdıklarını geri almak istediğinde, yeterli rezervi olmamasından dolayı kapanan bankaların sayısı artıyordu. Dolayısıyla 1930’da ülkede bir dalga gibi yayılan banka çökmeleri başlamıştı ve krediler donarak ekonomiyi yerle bir ediyordu. Donmuş bir kredi sistemi para sirkülasyonunun olmadığını, bu vesileyle deflasyon (ekonomide sönme) gerçekleşiyordu. Fiyatlar düştüğünde, işletmeler genelde masrafı işçilerin bir kısmını işten çıkararak azaltıyordu; işten çıkarılan bu işçiler bir şey satın alamıyor, dolayısıyla envanterler birikiyor ve fiyatlar git gide düşüyordu. Bankalar borç vermiyor, işverenler borç alamadıkları için işçilerine maaş veremiyor ve birçok işletme iflas ediyordu. Bu durum işçilerin işletmeleri ayakta tutacak mal ve hizmetleri satın alamamasına yol açmıştı. Bunun sorumlusunu arayacak olursak, ilk olarak bankaları, sonra merkezi banka sistemine güvenmediği için Andrew Jackson’ı, ve sonunda bankalara bu ekonomik karmaşada yardım etmeyen Amerika Merkez Bankasını suçlayabiliriz.

Dünya çapında bir kriz olmasının sebebi ise borçların ve tazminatların yarattığı geniş ağdır. Mesela, Versailles Antlaşması altında Almanya, İngiliz ve Fransızlara 33 milyar dolar savaş tazminatı ödemek zorundaydı. Amerikan bankalarından alması gerektiği fakat malum durumdan dolayı alamadığı borç sebebi ile ödeyemiyordu. Bunun yanında, İngiliz ve Fransızların Amerika Birleşik Devletlerine olan 10 milyar dolarlık borcu sayesinde bazı ülkeler Almanya’nın tazminatı ile bu borcu eşitledi. Sonunda yine tükenmiş olan Amerikan kredisi Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerin de ekonomilerini uçuruma sürükledi.

Artık çok daha az insan yurtdışından Amerikan ürünleri, Fransız şarabı ya da Brezilya kahvesi alabiliyordu – uluslararası ticaret durmuştu. Dünyanın ihtiyacı olan daha fazla ticaret iken, Amerika bu duruma gümrük vergilerini (tarifeleri) hiç olmadıkları (ve olmayacakları) kadar yükselten Hawley-Smoot Tarifesi ile cevap verdi. Bunun arkasındaki fikir Amerikan endüstrisini korumak olsa da, Avrupa’nın kendi yüksek gümrük vergilerini koyması gecikmedi. Bu durum Amerikan ürünlerinin alıcısında, ticarette, satışta düşüş ve en nihayetinde işsizliğin artması demekti. Bu noktada Amerikan hükümetinin sadece başkandan ibaret olmadığını hatırlamakta fayda var. Hoover her zaman meclise istediğini yaptıramıyordu ve politik kabiliyetsizliği şaşırtmıyordu çünkü seçimle girdiği ilk ve tek yer başkanlıktı.

Dış borçlar sıkıntısı için Hoover dış borçların ödenmesinin bir süreliğine durdurulmasını teklif etti, ve meclisi bu konuda yanına aldı. Fakat bu yeterli olmadı çünkü Amerika ve Avrupa bankaları dövizin değerini düşürüp, ekonomilerine gereken parayı sağlayabilecek olan altın standardını/değerini düşürmemekte ısrarcıydı. 1931’de İngiltere altın standardını ve altın ile yapılan ödemelerini durdurmasına rağmen Amerika bunu takip etmeyince piyasa daha bile fazla dondu. Daha kötüsü ise Amerika Merkez Bankasının iskontoyu yükseltip krediyi iyice zorlaştırması oldu. 1931 yılının sonunda 2294 Amerikan bankası çökmüştü. (1930 yılında çöken banklarının iki katı)

Hoover’ı yeterince uğraşmadığı için eleştirmek kolay, fakat kanaatimize gelecek olursak önemli olan sonrasında ne olduğudur: Yeni Düzen; (New Deal) Hoover sonrasında Franklin D. Roosevelt bunalım ile ilgili en azından bir şeyler yapmayı denedi. Hoover devletin güçlerini durumu hafifletmek için kullanmayı teklif etmişti, sanayicilerin bir kısmını işçi ücretlerini sabitlemeye ikna etmişti. Federal Çiftlik Kurulunun tarımsal üretime destek vermesini sağladı ve kamu çalışanlarına 140 milyon dolarlık bir planı meclisten geçirdi. 1929 ve 1930 yılları sırasında federal kamu harcamalarını neredeyse ikiye katladı fakat hala yeterli değildi çünkü federal hükümetin tamamen duruma el koymasına izin vermiyordu. Özel işlerin, eyaletlerin ve yerel yönetimlerin ekonomiyi teşvik etmesine dayanıyordu, ve bu yetersiz bir plandı. 1929 yılında federal giderler Amerikan gayri safi milli hasılasının %3’üne eşdeğerdi, bugün ise %20’ye yakın.  
O zamanlarda federal hükümetin bu denli geniş bir problemi üstlenmesi hayal edilemezdi çünkü daha önce böyle bir durum ile karşı karşıya kalınmamıştı. Hoover bankaları federal bütçeyi dengeleyerek stabil yapma planının bir parçası olarak vergileri yükseltti, bu sayede yabancı alacaklılara güven vermiş ve Amerikan altını satın almalarını engellemiş oldu. Teminatlar destekleniyor ve aynı zamanda federal hükümet ile özel kredi alanlar yarışmıyor olacaktı.
1932’de meclisten geçen gelir hareketi bunalımı durduracak kadar çok etki edemedi, hatta daha bile kötü yaptı. Buna rağmen oldukça radikal bir biçimde 1932 Ocak ayında Hoover bankalara acil borç verebilecek federal bir mali yardım programını, Reconstruction Finance Cooperation (RFC), kurdu. Fakat yalnızca bankalara mali yardım yapmak yetmiyordu ve bunalım şekillenmeye başlamıştı. 1932 yılının başında 10 milyondan fazla işsiz vardı. (İş gücünün %20’si) Büyük şehirlerde ise durum daha bile kötüydü, özellikle farklı renkten insanlar için. Örnek vermek gerekirse, Chicago eyaletinde nüfusun %4’ü zenciydi fakat işsizlerin %16’sını oluşturuyorlardı.

Hoover kimsenin açlıktan ölmediğini söylese bile, insanlar çöpten yemek bulmaya çalışıyor ve birçok Amerikalı muafiyet için yalvarıyordu. Hoover buna karşın özel bağışları geliştirmeye yönelik işsizler için muafiyet organizasyonunu kurdu. (President’s Organization on Unemployment Relief) New York eyaletinin muafiyet programı 1930’dan 1932’ye kadar 9 milyon dolardan 58 milyon dolara çıktı ve özel bağışlar 4.5 milyon dolardan 21 milyon dolara çıktı fakat New York’un bu projeye harcadığı 79 milyon dolar 800.000 işsizin bir ayda alması gereken maaştan daha azdı.
Binlerce Amerikalı iş arayışında ve ekmek kuyruklarındaydı, evsiz kalanlar için Hooverville adında gecekondular yapılmıştı ve 1945’te ödenecek olan ekstrasını isteyen askerler protesto ediyordu.

Konuşulanların çoğu Büyük Buhranın sebepleri etrafında olsa bile federal hükümetin cevabının etkisi, Yeni Düzenin gerçek anlamda bunalıma yardımcı olması göz önünde bulundurulmalı. Bu tip sorular günümüzde de tartışmalıdır çünkü bizi bugün bile ilgilendirmektedir. Hâlâ bankaları düzene koymaktan, devletin ekonomideki yerinden, güçlü bir federal hükümetin iyi ya da kötü olmasından bahsetmekteyiz. Büyük buhranda hükümetin yeri hakkında ne hissettiğimiz, hükümete karşı olan genel hissimize oldukça yakındır. Yapmamız gereken ise, piyasa, hükümet ve ekonomi ile ilgili ideolojik düşüncelerimizin 1930 Ekonomik Bunalımının insanlara yaptığını belirsizleştirmesine izin vermemektir.
-hande