Thursday, April 27, 2017

PSİKOLOJİK BAKIŞ AÇISIYLA SUÇ VE CEZA (türkçe)

Psikolojik bir imge olarak: Raskolnikov

Dostoyevsky sosyal, dini, politik sorunlar ile kesilen psikolojik eserleri ile bilinir. Suç ve Ceza eserinde ise, bana göre, Dostoyevsky adeta Alfred Hitchcock, Suç ve Ceza da derinlemesine psikolojik bir siyah beyaz filmi gibidir. Eserin içinde anlatılan olayları sadece dinlemekle kalmayız, her birine tanıklık ederiz. Bu durum da bizi sorumluluk hissi ile bırakır.

Psikolojik gerginlik kitapta iki ana nokta ile belirir. lk olarak kitabı okumaya baladıımızda Raskolnikov’un çaresiz ve madur olduunu örenerek balarız. Varlıksız ve cinayet faili bir adamdır. Okuyucu aynı zamanda baka karakterlerin de çöküünü fark eder; açgözlülük, alkolizm, azamet gibi durumlar karısında düte olan karakterler görürüz. Yine de okuyucu Raskolnikov’un cezası belirlenene dek, uzun sayfalar boyunca beklemededir. Raskolnikov’un düünceleri sallanmaya balayıp, Ivanova’yı ve kız kardeini öldürmeye karar verirken okuyucu bir tanık haline gelir. Dostoyevski’de suç ve ceza kavramları arasındaki boluklarla okuyucuda bit tanıklık gerginlii yaratır. Zaman ile katlanan gerginlik süresince Raskolnikov yalnız deildir, tanıkları, yani biz, yanıbaındadır. Raskolnikov, ailesi, ve inceleyenler yanında sessiz kalmaya mahkum birer tanık oluruz.

kinci psikolojik gerginlik Raskolnokov’un suçunu kabuslar, halüsinasyonlar, geriye dönmeler ile manifesto ettiindedir. Raskolnikov suçu ile ilgili açıldıkça okuyucu da aynı yükün azalmasını hisseder. Suç ve Ceza oldukça bedensel bir romandır. Fiziksellik ve beden, suç ve suçluluk duygusunun youn biçimde anlatılmasını güçlendirir.

Okuyucu olan biteni sadece izlemekle yetinmez, aynı zamanda yaar. Keder ve suçluluk altında güçsüz düünce okuyucu Raskolnikov’un hangi hislere yenik dütüünü bilir, paylaır. Suçu tüm detayları ile bilen tanıklar olarak ifade veremez ve cezayı paylaır durumdayızdır.
Cezanın ne olduunu örenmeyi beklerken, hukuka göre adaletin tecrübe edilen zihinsel keder ve ızdırap yanında çok hafif kaldıını anlarız. Raskolnikov ve çevresinde gerçekleen akıl oyunlarının zaten insanlık tarafından konmucezalar olduunu hissettirir. Kaçıolmadıını gösterir, hissettirir. Balıca [sosyal] bir cezadır.

Bir suçlunun karmaık düünceleri ve zihnini bize onun hareketleri, iletiimleri, kendi içerisindeki monologları ve St Petersburg sokaklarındaki rantları ile gösterir. Raskolnikov insanlarla balantı kurmakta, onlarla birlikte aidiyet hissini paylamakta güçlük çeker. “Jenerik” denebilecek insanın sorunlarının acınası ve tiksindirici olduunu hisseder. Bu ekilde birçok noktada izoledir. Raskolnikov bu ekilde insanları ikiye ayırır: “sıradan insanlar” ve “sıra dıı insanlar” olarak. Bu teorisine göre “sıra dıı insan” daha yüce bir amaç ile ilerler ve bakaları için geçerli olan hukuk onu ilgilendirmez; buna örnek olarak Napolyon’u kullanır. Ana karakteri tanıdıktan sonra bir noktada bu kategoriye aidiyet duymak için bu suçu ilediini düünmemek elde deil. Suçunu iledikten sonra cezasından sıyrıldıı takdirde “sıra dıı insanlarda” olduu gibi, herkes için geçerli olan hukuktan kaçabilecek ve “sıra dıı insan” olabilecek. Fakat Raskolnikov cezasından sıyrılmayı baaramaz. Vicdanı ve suçluluk duygusunun youn etkilerine yenik düer ve itiraf eder. Kendini en baından beri uzaklatırmaya çalıı duygularına yenik düer. Sonunda oldukça önemli bir deiim geçirerek insanlıını ve duygularını hissetmeyi kabul eder. Suç üzerine gidilen bu karanlık hikayenin sonunda bu ekilde Dostoyevsky ana karakter üzerinden varılan sükunet ile bir huzur bırakır.

Dostoyevsky roman boyunca ortada bir suç olmasına ramen, ana karakterin iniçıkılarına ramen onu önemsememizi ve belli noktalarda onunla özdelememizi salar, bizi bu yönde manipüle eder. Bu vesileyle duygularımızın ve onları kabul etmenin önemini vurgular ve uzaklamaya çalııldıı takdirde ne kadar tehlikeli olduunu görmemizi salar.


Motif olarak baskın olan bir fakirlik vardır. [Luzhin, polis memurları, Svidrigailov dıında] Neredeyse herkes fakirdir. Hatta fakirlik bu derecede iken aileleri bir araya bile getirir bir hal almıtır. -Raskolnikov ise fakirlii ile kendini uzaklatırmak için çabalar.- Fakirlik Sonya ve Dunya gibi karakterlerde balılık ve güçlerini göstermeye yardımcı olsa da Dostoyevsky için fakirliin olması belli sorunların üzerine gidebilmeyi kolaylatırır. Fedakarlıı ortaya çıkarmakta kolaylık salar.

İşlenen temalardan ilk olarak yabancılama görülür. Bata Raskolnikov’un gururu onu içinde bulunduu toplumdan ayrılmasına sebep olur. Kendini hiç kimse ile özdeletiremeyen, daha üstün (bahsedilen üstünlük manevidir.) bir kii olarak görür. “Sıra dıı insan” ya da bir “üstün insan” profili üstlenir. Kurallar ona ilememeli, hukuk onun için olmamalıdır. Bu ekilde dierlerini kendi emelleri için kullanılabilir kaynaklar olarak görür. Suçu ilemesinin sebeplerinden biri de kendi içerisinde bu üstünlüü kanıtlamak ve hukukun ona ilemediini görmek, göstermektir. Suçlarını iledikten sonra bu yabancılaması daha belirgin olur, kendisine yardımcı olmaya çalıanları da uzaklatırır. Sonucunda ise bir “üstün insan” olmadıını görür fakat yine de psikolojik teslimiyete boyun emez ve adaletin yerini bulacaını bir müddet daha kabul etmemeyi seçer. Son teslimiyeti akı Sonya içindir ve teslim olduunda kendini gördüekilden kurtulma ııını görür. Yabancılamasından kurtulmak için bir fırsat olduunu görür.

Kitapta ‘suç ve ceza’ kavramı beklenenin dıında ilenir. Suç ilk birkaç yüz sayfada gerçekleir fakat cezası epilogda, en sonda gelir. Odaklanılması gerekilen yer de bu sayede bave son noktalarından ziyade arasında gerçekleenlerdir – bir suçlunun derince ilenmipsikolojisi. Suçun nasıl ilendiini anlatmak yerine Dostoyevsky suçlunun hissettii duygular üzerinde durur ve tereddütler ile ilgilenir. Bunun üzerinde durarak dünyada verilen cezaların insanın kendi hislerinden aldıı cezanın yanında hiçbir önemi ya da aırlıı olmadıını gösterir. nsan psikolojisinin yapısından ötürü bu gibi durumda olan bir bireyin cezasını her ekilde çekmesi gerektii kanısına varırız. 

1. Rodion Romanovich Raskolnikov: 
smi Rusça ‘raskolnik’ kelimesinden gelir; “bölünmü”, “ayrılmı” demektir. Raskolnikov ile uyumludur çünkü karakteri de ayrımaya ya da yabancılamaya oldukça elverilidir. Gururu ve entelektüellii onu insanlıın geriye kalanını küçümsemesine neden olur. Roman boyunca çevresindekilerle ilikisi kendisini anlamamıza ve anlamasına yardımcıdır.
-hande


Wednesday, January 4, 2017

WHO'S THAT LADY? (english)

Her greatest love was politics. She liked to surprise people. She fought as a conservative to clarify that homosexuality wasn't a crime and defended that women ought to have the right to abortion. Even though she was criticized to be a leftist she continued to battle with equality in education. She may have shown her claws to the Soviets but the real deal started when she became the Prime Minister...

She was the daughter of a grocer; then went to Oxford to study chemistry but not a long while after she decided on studying law. After graduating she kept incognito for a while and married a wealthy man. She never would and never has allowed her personal life before our eyes.

She started as a member of the conservative party in 1959 and this ballad ended in 1992. During her membership she was in various positions like the ministry of education or the vice-president.

After the conservatives lost in '74, even though with very little belief, in '79 she won the elections and the conservatives became the ruling party thanks to her.

She privatized the government monopolies and industrial enterprises, made important reforms in unions, decreased the social spendings and taxes. All these lowered inflation but unemployment rose drastically. She was in a difficult position and either a miracle or a war could save her from where she was.

With the attempt to conquer the Falkland Islands a war sparked; this easy and away victory alongside the clutter of the opposition helped her sweep everything in the elections of '83.

With her belief in the free market economy and her companion on this subject Ronald Reagan, they swore to be a nightmare for the Soviets. That's why her nickname "The Iron Lady" was given by the Russians. She was also the first to cherish Gorbachov and say "We could work together."

With little cracks created in her party, even though she didn't loose the elections she quit because she lost the trust of her own colleagues.

She was done with all politics after 2 years. She started going around the world giving speeches. Later she established a foundation that European countries which gained their independence newly learned democracy from. After earning the highest knight honor possible she completely left the stage.

Who was she? As some may have guessed or some who have not, the lady's name is Margaret Thatcher. Brilliant, right?

Well, some fun facts about her:
  • She never had her own cook, she always prepared the food for her husband and party members herself.
  • She trained herself to have a tone in the middle of a man and a woman to sound more effective.
  • Former French Prime Minister François Mitterand once called her a "Brigitte Bardot with Caligula's eyes."

-hande


Tuesday, November 15, 2016

PAINTING ANALYSIS (english) – Coronation of Emperor Napoleon I and Coronation of the Empress Josephine

In August 1802, a referendum had established the French Consulate –important step toward the identification of the Republic of Napoleon– At the beginning of 1803, the attempt to obtain the rights to a waiver of the Louis XVIII crown of France was unsuccessful. Before the refusal, it brought to mind the myth of the Carolingian Empire, less shocking than the monarchy for the supporters of the republic, as the notion of empire is also intended in a more abstract way: Bonaparte or the Revolutionary France, extended their empire on the whole of the conquered territories.
In April 1804, the Council of State suggested the formal establishment of the Empire, and the Senate adopted the new constitution on May 18 1804, confident about the "Government of the Republic" of Napoleon Bonaparte, hereditary emperor. This senatus consultum was validated by a referendum.
It was appropriate to give to the new dynasty the divine protection of the Holiness and the Coronation: The ceremony took place at Notre-Dame de Paris on 2 December 1804, in the presence of Pope Pius VII, who proceeded with the two ceremonies. On the facade of Notre Dame, inclined for the occasion of a triumph based on four columns. Whose two symbolized the Merovingian and Carolingian dynasties and other two, "Good Cities of France"(Bonnes Villes de France*). Knowingly forgetting the Capetians.
Against any use, Napoleon wished the crowning of himself and the crowning of his empress Josephine, despite the desire of the Pope to proceed to the sacrament and the coronation. The pope blessed the crown. The artist represents the time when the emperor was crowning his beloved Josephine.
In this massive painting, it revolves around the three main protagonists: Cambacérès and Lebrun, ex-consuls become (respectively) chancellor and treasurer; Talleyrand, Eugène de Beauharnais, new marshals as well as the Sisters of Napoleon, responsible to bring the cover behind Josephine. The presence of Madame Mother on the balcony, which in reality was absent during the ceremony, should also be noted. The artist, Louis David, is also represented in this forum with his traditional signature in the artistic community. The Coronation is designed as the meeting of two worlds, from a sacred right to a secular left. Napoleon is the link that is established between the divinity symbolized by the pope and the resulting republican universe. Only the high crosses held by the cardinal Caselli in the center marks the meeting point between these two entities.
However, if there is solemnity, the painting does not reflect any religious feeling. The artist said "I knew that we were not virtuous enough to be republican” during the Coup of 18 Brumaire**. 
If he had originally intended to paint a kind of hero crowning in an overbearing gesture, he seems to have finally reduced his work around a force evoking the luxuriousness and the magnitude of the new imperial glory.
-hande
Details about the actual painting:
• Name:
< Sacre de l'empereur Napoléon Ier et couronnement de l'impératrice Joséphine dans la cathédrale Notre-Dame de Paris, le 2 décembre 1804 > (Coronation of Emperor Napoleon I and Coronation of the Empress Josephine in Notre-Dame de Paris, December 2, 1804)
•Oil on canvas
•Height: 610 cm (240.2"). Width: 931 cm (366.5")
•Location: Palace of Versailles
•Physical description: Joséphine kneels before Napoléon during his coronation at Notre Dame. Behind him sits pope Pius VII.
depicted place: Notre Dame de Paris


Sunday, October 16, 2016

1929 DÜNYA EKONOMİK BUNALIMI / BÜYÜK BUHRAN / THE GREAT DEPRESSION (türkçe)

 Birçok insan 1929 Dünya Ekonomik Bunalımını borsanın çöküşü ile olmuş kabul eder. Fakat burada sorun bağlantılı olma durumunu ve sebep-sonuç ilişkisini karıştırıyor olmaktır. Buhran borsanın çöküşü nedeniyle değil, sonrasında gerçekleşen bir olaydır.
1920’li yıllarda yeni üretilen ürünlerin yerli tüketimi oldukça yüksekti, ve endüstri için iyi bir durumdu. Aynı zamanda kredi ve taksitle satın alma bu tüketimi besliyordu. Kredi ile ilgili önemli bir faktör ise ekonomik belirsizlik olana dek ilerleyebilmesidir.

Bu sırada, 1920’li yıllarda çok kötü durumda olan tarımsal faaliyetlerin fiyatları git gide düşüyordu (çünkü I. Dünya Savaşı sırasında askerlerin ihtiyaçlarını karşılamak için genişlemekteydi) ve bu genişleme birçok çiftçinin mekanik operasyona yönelmesine sebep oldu. Mekanik operasyonlara geçiş pahalı olduğundan, çoğu çiftçi bu değişimi finanse edebilmek için borca girmişti. Aşırı üretim ve düşük fiyatların birleşimi tarlalarının menedileceği anlamına geliyordu. Bunun yanı sıra, bir başka zayıflık 1925’te araba üretimlerinin ve konut yapımının yavaşlaması ile oldu.

1929’da ticari bankalar borsaya ve emlak yatırımlarına verilen borçlar ile beklenmedik bir pozisyondaydı. Yine de borsanın çöküşü ve bunalım hala aynı şey değillerdi. Çok sayıda zengin yatırımcılar borsada yüksek miktarda para kaybetmişti, fakat bu ekonomik bunalımı, bir bunalım yapan şey yüksek işsizlik oranıydı.

Amerikalıların sadece %3’ü borsada hisseye sahipti, ve market kaybedilen değerleri 1930 yılında düzeltmiş/kurtarmıştı. Büyük banka ve şirketler çok sayıda hisse alıyor olmasına rağmen, işlemlerin çoğu borç alınmış paraylaydı (marjda alım/borçlanarak satın alma), ve bu durum tüm dünyanın ekonomisini çökertmeye yetmemişti.

Esas neden aslında Amerika’nın zayıf banka sistemiydi. Amerikan Merkez Bankası 1913’te kurulmasına rağmen, Amerika bankalarının çoğu küçük, bireysel ve kendi kaynaklarına bağımlı kurumlardı. Panik olduğu zamanda, parasını yatıranlar yatırdıklarını geri almak istediğinde, yeterli rezervi olmamasından dolayı kapanan bankaların sayısı artıyordu. Dolayısıyla 1930’da ülkede bir dalga gibi yayılan banka çökmeleri başlamıştı ve krediler donarak ekonomiyi yerle bir ediyordu. Donmuş bir kredi sistemi para sirkülasyonunun olmadığını, bu vesileyle deflasyon (ekonomide sönme) gerçekleşiyordu. Fiyatlar düştüğünde, işletmeler genelde masrafı işçilerin bir kısmını işten çıkararak azaltıyordu; işten çıkarılan bu işçiler bir şey satın alamıyor, dolayısıyla envanterler birikiyor ve fiyatlar git gide düşüyordu. Bankalar borç vermiyor, işverenler borç alamadıkları için işçilerine maaş veremiyor ve birçok işletme iflas ediyordu. Bu durum işçilerin işletmeleri ayakta tutacak mal ve hizmetleri satın alamamasına yol açmıştı. Bunun sorumlusunu arayacak olursak, ilk olarak bankaları, sonra merkezi banka sistemine güvenmediği için Andrew Jackson’ı, ve sonunda bankalara bu ekonomik karmaşada yardım etmeyen Amerika Merkez Bankasını suçlayabiliriz.

Dünya çapında bir kriz olmasının sebebi ise borçların ve tazminatların yarattığı geniş ağdır. Mesela, Versailles Antlaşması altında Almanya, İngiliz ve Fransızlara 33 milyar dolar savaş tazminatı ödemek zorundaydı. Amerikan bankalarından alması gerektiği fakat malum durumdan dolayı alamadığı borç sebebi ile ödeyemiyordu. Bunun yanında, İngiliz ve Fransızların Amerika Birleşik Devletlerine olan 10 milyar dolarlık borcu sayesinde bazı ülkeler Almanya’nın tazminatı ile bu borcu eşitledi. Sonunda yine tükenmiş olan Amerikan kredisi Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerin de ekonomilerini uçuruma sürükledi.

Artık çok daha az insan yurtdışından Amerikan ürünleri, Fransız şarabı ya da Brezilya kahvesi alabiliyordu – uluslararası ticaret durmuştu. Dünyanın ihtiyacı olan daha fazla ticaret iken, Amerika bu duruma gümrük vergilerini (tarifeleri) hiç olmadıkları (ve olmayacakları) kadar yükselten Hawley-Smoot Tarifesi ile cevap verdi. Bunun arkasındaki fikir Amerikan endüstrisini korumak olsa da, Avrupa’nın kendi yüksek gümrük vergilerini koyması gecikmedi. Bu durum Amerikan ürünlerinin alıcısında, ticarette, satışta düşüş ve en nihayetinde işsizliğin artması demekti. Bu noktada Amerikan hükümetinin sadece başkandan ibaret olmadığını hatırlamakta fayda var. Hoover her zaman meclise istediğini yaptıramıyordu ve politik kabiliyetsizliği şaşırtmıyordu çünkü seçimle girdiği ilk ve tek yer başkanlıktı.

Dış borçlar sıkıntısı için Hoover dış borçların ödenmesinin bir süreliğine durdurulmasını teklif etti, ve meclisi bu konuda yanına aldı. Fakat bu yeterli olmadı çünkü Amerika ve Avrupa bankaları dövizin değerini düşürüp, ekonomilerine gereken parayı sağlayabilecek olan altın standardını/değerini düşürmemekte ısrarcıydı. 1931’de İngiltere altın standardını ve altın ile yapılan ödemelerini durdurmasına rağmen Amerika bunu takip etmeyince piyasa daha bile fazla dondu. Daha kötüsü ise Amerika Merkez Bankasının iskontoyu yükseltip krediyi iyice zorlaştırması oldu. 1931 yılının sonunda 2294 Amerikan bankası çökmüştü. (1930 yılında çöken banklarının iki katı)

Hoover’ı yeterince uğraşmadığı için eleştirmek kolay, fakat kanaatimize gelecek olursak önemli olan sonrasında ne olduğudur: Yeni Düzen; (New Deal) Hoover sonrasında Franklin D. Roosevelt bunalım ile ilgili en azından bir şeyler yapmayı denedi. Hoover devletin güçlerini durumu hafifletmek için kullanmayı teklif etmişti, sanayicilerin bir kısmını işçi ücretlerini sabitlemeye ikna etmişti. Federal Çiftlik Kurulunun tarımsal üretime destek vermesini sağladı ve kamu çalışanlarına 140 milyon dolarlık bir planı meclisten geçirdi. 1929 ve 1930 yılları sırasında federal kamu harcamalarını neredeyse ikiye katladı fakat hala yeterli değildi çünkü federal hükümetin tamamen duruma el koymasına izin vermiyordu. Özel işlerin, eyaletlerin ve yerel yönetimlerin ekonomiyi teşvik etmesine dayanıyordu, ve bu yetersiz bir plandı. 1929 yılında federal giderler Amerikan gayri safi milli hasılasının %3’üne eşdeğerdi, bugün ise %20’ye yakın.  
O zamanlarda federal hükümetin bu denli geniş bir problemi üstlenmesi hayal edilemezdi çünkü daha önce böyle bir durum ile karşı karşıya kalınmamıştı. Hoover bankaları federal bütçeyi dengeleyerek stabil yapma planının bir parçası olarak vergileri yükseltti, bu sayede yabancı alacaklılara güven vermiş ve Amerikan altını satın almalarını engellemiş oldu. Teminatlar destekleniyor ve aynı zamanda federal hükümet ile özel kredi alanlar yarışmıyor olacaktı.
1932’de meclisten geçen gelir hareketi bunalımı durduracak kadar çok etki edemedi, hatta daha bile kötü yaptı. Buna rağmen oldukça radikal bir biçimde 1932 Ocak ayında Hoover bankalara acil borç verebilecek federal bir mali yardım programını, Reconstruction Finance Cooperation (RFC), kurdu. Fakat yalnızca bankalara mali yardım yapmak yetmiyordu ve bunalım şekillenmeye başlamıştı. 1932 yılının başında 10 milyondan fazla işsiz vardı. (İş gücünün %20’si) Büyük şehirlerde ise durum daha bile kötüydü, özellikle farklı renkten insanlar için. Örnek vermek gerekirse, Chicago eyaletinde nüfusun %4’ü zenciydi fakat işsizlerin %16’sını oluşturuyorlardı.

Hoover kimsenin açlıktan ölmediğini söylese bile, insanlar çöpten yemek bulmaya çalışıyor ve birçok Amerikalı muafiyet için yalvarıyordu. Hoover buna karşın özel bağışları geliştirmeye yönelik işsizler için muafiyet organizasyonunu kurdu. (President’s Organization on Unemployment Relief) New York eyaletinin muafiyet programı 1930’dan 1932’ye kadar 9 milyon dolardan 58 milyon dolara çıktı ve özel bağışlar 4.5 milyon dolardan 21 milyon dolara çıktı fakat New York’un bu projeye harcadığı 79 milyon dolar 800.000 işsizin bir ayda alması gereken maaştan daha azdı.
Binlerce Amerikalı iş arayışında ve ekmek kuyruklarındaydı, evsiz kalanlar için Hooverville adında gecekondular yapılmıştı ve 1945’te ödenecek olan ekstrasını isteyen askerler protesto ediyordu.

Konuşulanların çoğu Büyük Buhranın sebepleri etrafında olsa bile federal hükümetin cevabının etkisi, Yeni Düzenin gerçek anlamda bunalıma yardımcı olması göz önünde bulundurulmalı. Bu tip sorular günümüzde de tartışmalıdır çünkü bizi bugün bile ilgilendirmektedir. Hâlâ bankaları düzene koymaktan, devletin ekonomideki yerinden, güçlü bir federal hükümetin iyi ya da kötü olmasından bahsetmekteyiz. Büyük buhranda hükümetin yeri hakkında ne hissettiğimiz, hükümete karşı olan genel hissimize oldukça yakındır. Yapmamız gereken ise, piyasa, hükümet ve ekonomi ile ilgili ideolojik düşüncelerimizin 1930 Ekonomik Bunalımının insanlara yaptığını belirsizleştirmesine izin vermemektir.
-hande





Thursday, October 13, 2016

POST-DEBATE THOUGHTS (english)

Right wing is more of a threat than any other considerable threat at the moment once we look at the big picture. -in the sense of extremism- All that are involved need to be cautious of racial and ethnic profiling, yet until now it has turned into fear and political rhetoric instead.
Hate talk has radicalized America by targeting fearful and intellectually challenged audiences by dehumanizing and demonizing them. I will not even be mentioning the underlying issue of racism which has also fueled the rise of the right wing extremism.
We have heard the phrase "Over the past year Trump has insulted women, Mexicans, disabled people, Jews, the Chinese, Muslims, immigrants..." over and over again. I am not going to repeat what the media is already constantly covering. Yet I have to remind that once we look at the whole thing, the only ones he hasn’t harmed have served him very well. And that is how we ended up here.
At this point it might be obvious that I am not a Trump supporter nor do I have ANY sympathy for him
, yet sadly I need to say also that I am neither a believer nor a supporter of Clinton. I have expressed my opinion about the situation being "damned if you do damned if you don't.." for the elections this year. I know it does not help/change anything to state this, but this is the case.
It frustrates me that no one is focusing on the hate that is fueling many people with all these election coverages around. As I strongly believe that the right wing extremism is rapidly growing every single day in the United States, it frustrates me when I see people like Paul Joseph Watson online that insists on promoting hate constantly.
The purpose here is, aside from the election, to talk about where we are now. This election damaged the republican (and the democrat, if you'd like) party internally and externally. After November, regardless of who the new president is, the issue will be about what election process has done to feed the right wing extremism we will be (and already are) facing.
To conclude, rather than promoting and focusing on hate to gain votes and an image, reconciling the anxiety over cultural concerns and not just economical concerns should be put under scope. The acts of right wing extremism are not at all covered by the media. (There are countless racist, fascist, hateful crimes committed all across the country within the last year that you probably have not heard about) Governments, instead of tackling it have been inadvertently fueling right wing threat. Even though this may not be the main/central issue we "ought to be talking about" it will be one soon.
The depth of this topic is not even just limited with the United States, it could be considered a global issue at this point.
-hande

Tuesday, October 4, 2016

THE AGE OF ENLIGHTENMENT - Le Salon De Madame Geoffrin (english)

About the Age of Enlightenment...

From the early eighteenth century, new ideas were spreading in Europe. Symbolized by the metaphor of the transition from darkness to light, they were based on a free reflection, enlightened by reason. Thinkers imagined other forms of political regimes and scientists pierced many secrets of the universe. So where does this thought of enlightenment come from? In Germany, Italy and England; the thought of enlightenment flourished in France but grew at the same time in major Western countries. It raised the real European conscience. – "There is no more the French, the Germans, the Spanish nor the English today, no matter what people say; there's no one but the Europeans."(Rousseau)
What are the risks for the kingdom? Enlightenment philosophers argue for freedom of opinion and aspire justice, equality and freedom–utopian wishes in an absolute monarchy. Prior to imagine a republican ideal, they take as models despots like Frederic II in Berlin, Catherine II in St. Petersburg or Joseph II in Vienna.
*Another point: what is the Encyclopedia? According to the spirit of Enlightenment culture should be brought to the attention of all and learned by all with/by popular and known publications. The most famous Encyclopedia is the 35 volumes of Diderot** and d'Alembert, whose first edition first appeared in 1751. The two founders employed 150 Authors of Rousseau, Montesquieu and Voltaire. It was a European success: 25000 of first edition sold in the continent.
**Who is Denis Diderot, why is he important? (XVIII th Century) Founder and director of the Encyclopedia for over twenty years, Denis Diderot wanted to produce a revolution in the minds by spreading new ideas. Writer and philosopher, he wrote many articles. His reputation soon outgrew its borders: he was called by Catherine II to advise her on the government.
Now let's see about this certain painting:
Name: Le Salon De Madame Geoffrin
Artist: Anicet-Charles-Gabriel Lemonnier (1743–1824)
Dimensions: 129.5 × 196 cm
Medium: Oil on canvas
Current location: Musée national du Château de Malmaison

The new way of thinking is propagated in cultured circles through learned societies, academies and salons. Sponsor of the Encyclopedists*, Madame Geoffrin, welcomes artists, scientists and philosophers twice a week in her home from 1749 to her death in 1777.
Also in the painting from left to right Rousseau, Choiseul, (the bust of) Voltaire, d'Alembert, Diderot, Turgot and Madame Geoffrin herself can be spotted. 

(Back row, left to right: Jean-Baptiste-Louis Gresset, Pierre de Marivaux, Jean-François Marmontel, Joseph-Marie Vien, Antoine Léonard Thomas, Charles Marie de La Condamine, Guillaume Thomas François Raynal, Jean-Jacques Rousseau, Jean-Philippe Rameau, La Clairon, Charles-Jean-François Hénault, Étienne François, duc de Choiseul, a bust of Voltaire, Charles-Augustin de Ferriol d'Argental, Jean François de Saint-Lambert, Edmé Bouchardon, Jacques-Germain Soufflot, Jean-Baptiste Bourguignon d'Anville, Anne Claude de Caylus, Fortunato Felice, François Quesnay, Denis Diderot, Anne-Robert-Jacques Turgot, Baron de Laune, Chrétien Guillaume de Lamoignon de Malesherbes, Armand de Vignerot du Plessis, Pierre Louis Maupertuis, Jean-Jacques Dortous de Mairan, Henri François d'Aguesseau, Alexis Clairaut.
Front row, right to left: Montesquieu, Sophie d'Houdetot, Claude Joseph Vernet, Bernard Le Bouyer de Fontenelle, Marie-Thérèse Rodet Geoffrin, Louis François, Prince of Conti, Duchesse d'Anville, Philippe Jules François Mancini, François-Joachim de Pierre de Bernis, Claude Prosper Jolyot de Crébillon, Alexis Piron, Charles Pinot Duclos, Claude-Adrien Helvétius, Charles-André van Loo, Jean le Rond d'Alembert, Lekain at the desk reading aloud, Jeanne Julie Éléonore de Lespinasse, Anne-Marie du Boccage, René Antoine Ferchault de Réaumur, Françoise de Graffigny, Étienne Bonnot de Condillac, Bernard de Jussieu, Louis-Jean-Marie Daubenton, Georges-Louis Leclerc, Comte de Buffon)
-hande

Wednesday, August 31, 2016

MİNOTAUR & EGE DENİZİ (türkçe)

Girit kralı, Kral Minos, ve eşi Pasiphae'nin çocuğudur Minotaur. Aslında tam olarak ikisinin çocuğu olduğu söylenemez. Pasiphae, Zeus'un gönderdiği bir boğaya aşık olur ve bu boğa ile ilişkiye girer. Sonrasında Minotaur'a hamile kalır. Minotaur yarı boğa, yarı insan bir canavardır.

Kral Minos bu durumdan utanır fakat Minotaur'u öldürmek istemez. Dillere destan bir mimar olan Daedalus'a, Milas ovasında bir dağ olan Knossos'da bir labirent yaptırır. Minotaur'u bu labirente saklar. 

Zamanla Kral Minos düşmanlarını bu labirente atmaya ve Minotaur'a yem etmeye başlar. Mimari o kadar başarılıdır ki, Minotaur dahil kimse canlı çıkmayı başaramaz. 

Minos'un diğer oğlu Androgeus Atina'ya maraton için gider ve annesini hamile bırakan boğa tarafından maraton sırasında öldürülür. Minos buna çok sinirlenir ve Atina kralı Aegeus'dan (Ege) oğlunun ölümünün yarattığı boşluğu doldurması için bir antlaşma ister. Aegeus her yıl yedi genç kız ve yedi genç erkek gönderecektir. Bu gençler Minotaur'a yem olacaktır. 

Bu antlaşma Atina halkını hiç memnun etmez. Antlaşmanın üçüncü yılında Kral Aegeus'un oğlu Theseus Minotaur'u öldürmek üzere bu yedi genç erkek arasında gider. Theseus gençlerin Minotaur'a kurban gitmesini istemez, buna bir son vermeye karar verir. 

Theseus babasına geri dönerken geminin yelkenlerini beyaz gördüğü takdirde başarılı olduğunu ve yaşadığını, siyah gördüğü takdirde ise Theseus'un öldüğünü anlaması gerektiğini söyler. 

Theseus, Kral Minos'a Minotaur'u öldüreceğini söyler falat Kral Minos, Minotaur'u öldürmeyi başarsa bile labirentten asla çıkamayacağını söyler. 

Theseus labirente girmeden evvel Minos'un kızı Prenses Ariadne ile tanışır ve prenses Theseus'a delice aşık olur. Ona yardım etmeye karar verir ve Theseus'a bir iplik verir. Labirentte ilerledikçe ipliği açmasını söyler. Nitekim Theseus da öyle yapar ve Minotaur'u öldürmeyi başardıktan sonra ipliği takip ederek kurtardığı gençler ile labirentten canlı çıkar. 

Prenses ile beraber, zafer kutlamaları eşliğinde Girit'e geri dönmek için gemiye binerler. Kutlamalar ile sarhoş olup uyuya kaldıkları için siyah yelkenleri değiştirmeyi unuturlar. Yüksek bir tepeden oğlunun yolunu gözleyen Aegeus, siyah yelkenleri görünce oğlunun öldüğünü sanarak kendini denize atarak intihar eder. O gün bugündür bu denizin adı Aegeus, Türkçesi ile Ege Denizidir...
-hande

Saturday, July 9, 2016

CONCERTS TO GO @23RD ISTANBUL JAZZ FESTIVAL (english)

As you may know within the content of "Garanti Green of Jazz" (Garanti Caz Yeşili) the 23rd Istanbul Jazz Festival has arrived! During the month of July and August Istanbul will host many valuable names coming to visit.

After taking a look at the schedule of the festival, to maybe help or advise some jazz enthusiasts out there, I made my own list of the concerts that I plan to go to. Here it is...


1. Volkan Topakoğlu feat. Matthias Konrad 

July 13th, 9.30PM 
@Salon IKSV
tickets: http://www.biletix.com/etkinlik/T1J18/TURKIYE/tr
 

2. Cyrus Chesnut - Buster Williams - Lenny White

July 18th, 7.30PM
@Zorlu PSM
tickets: http://www.biletix.com/etkinlik/T1J10/TURKIYE/tr


*Right after the Cyrus Chesnut, Buster Williams, Lenny White concert there will be another concert at the same venue that I advise you to go in addition, 2 birds with 1 stone..*


3. Branford Marsalis Quartet 

July 18th, 9.30PM
@Zorlu PSM
tickets: http://www.biletix.com/etkinlik/T1J09/TURKIYE/tr


4. Scofield - Mehldau - Guiliana 
July 19th, 9.30PM
@Zorlu PSM
tickets: http://www.biletix.com/etkinlik/T1J11/TURKIYE/tr








5. Bulut Gülen Quintet feat. Yuri Honing
July 20th, 9.30PM 
@Salon IKSV
tickets: http://www.biletix.com/etkinlik/T1J22/TURKIYE/tr








6. Allan Harris - Roy Hargrove - Roberta Gambarini 
July 25th, 9 PM
@Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi,İstanbul
tickets: http://www.biletix.com/etkinlik/T1J17/TURKIYE/tr
 



Hoping for you to have a wonderful time at the 23rd Istanbul Jazz Festival! 
For any inquiries don't hesitate to contact me..
-h


Tuesday, May 10, 2016

VAROLUŞÇULUK (türkçe)

Varoluşçuluk,
a. fel. Varoluşun özden önce geldiğini ve özü sürekli olarak yarattığını ileri süren öğreti, egzistansiyalizm. (TDK, Varoluşçuluğun tanımı, 2016) 
Varoluşçuluğun ne olduğunu anlamak için öncelikle  varoluşçuluğun ne olmadığını anlamak gerekir. Varoluşçuluk felsefi bir sistemdense, felsefi bir akımdır. Bir akım olarak on dokuzuncu yüzyıl Avrupa’sında ortaya çıkmıştır. İlk kez “Ben bir varoluşçuyum” diyen kişi Jean-Paul Sartre olmasına rağmen Danimarkalı filozof Soren Kierkegaard akımın kurucusu kabul edilir. Bunun yanında Friedrich Nietzsche ve Fyodor Dostoyevski akımın kurucuları olarak kabul edilir. On dokuzuncu yüzyıla dayanıyor olsa da modern varoluşçuluk yirminci yüzyıl ortaları, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Franz Kafka, Martin Heidegger, Albert Camus, Maurice Merleau-Ponty, Jean-Paul Sartre gibi isimler ile öne çıkar. Varoluşçuları birbirine bağlayan elementlerden bir tanesi, varoluşçuların insanoğlu için ‘yaşam problemi’ ile ilgilenmesidir. Robert Solomon’un dediği gibi:
            “Varoluşçuluk insanın dünyasında çözümlenemeyen karışıklığı fark eden bir tutumdur. Lakin insanın karışıklığı, görüneni ya da sabit ve ya aşina görünüyormuş gibi olanı kavrama isteğine karşı direnir... Varoluşçu tutum kafası karışan bireyin kabul etmeyeceği bir dünya ile karşılaşmasıyla başlar” (Solomon)

Varoluşçular, “Neden buradayım?”, “İnsan olmak neyi ifade ediyor?”, “Hayatımı nasıl yaşamalıyım?” gibi soruları toplandığı ve ortak bir kavram olarak kabul ettikleri “İnsanlık hali/İnsan olma hali” ile ilgilenir. Varoluşçular “İnsan olma hali” üzerinde büyük oranda farklı görüşler çıkardığı için “İnsan olma hali” kavramının net bir tanımı olamamıştır. Bu farklılıklara rağmen varoluşçular arasında ortak olan bir nokta, dini, felsefi veya bilimsel olarak yaşamın anlamını etraflı bir biçimde tanımlamaya çalışan ve yaşamın amacı ile ilgili cevaplar öne süren sistem ve teorileri kabul etmiyor olmalarıdır. (Örnek olarak, Batı tarihinde bu gibi etraflı açıklamaları yapan en baskın sistem ve teoriler Hristiyanlık olarak kabul edilebilir.) Bu sitemler bireyler tarafından çekici bulunurlar çünkü bireyin hayatını yaşamasına kendine özgü bir açıklama bulma çabasının oluşturduğu büyük yükü bireyin üzerinden alır.

Varoluşçular mutlak ve etraflı bir biçimde cevaplara sarılan sistemlere sadık kalmanın, bireyin yaşamın problemlerine kendi başına cevap bulmasını sağlarken aslında bireyin gelişimine ve otantik ve özgür insanoğlu olmasına zarar verdiğini savunur. Bu sistemlerin en büyük sorunlarından bir tanesi ise insan olmanın esaslarını göz önüne almıyor olmasıdır. Çoğunlukla bu gibi sistemler yaşamın amaç ve anlamını alternatif obje veya dünyalardan çıkarırlar. (Mesela cennet kavramı ve Platon’un formlardan oluşan dünyası.) Fakat bu sistemler bu gibi yöntemleri kullanırken insanın yaşam üzerine olan perspektifini göz önünde bulundurmayı unuturlar. Örnek olarak, organize bir biçimde işleyen dinler tanrısal perspektifi direkt bir biçimde peygamberler vasıtası ile iletirler. Her şeyi bilen, her yerde ve her zaman olan ve gücü sınırsız olan bir figürün perspektifini insanın karşılaştığı soruları cevaplamak için kullanırlar. Bu probleme karşın Nietzsche bizlerin “insan, fazlasıyla insan” olduğumuzu söyler. (“Human, all too human.”)

Tanrısal perspektifin sorunu insan olma halinin esas yönlerini yeterli bir biçimde ele almıyor olmasıdır, mesela: ölümlülük, yaşamın geçici doğasını reddedip ölümsüzlüğü kabul ediyor olması bunun bir göstergesidir. Aslında varoluşçular ölümlülüğümüz ile yüzleşmenin yararlı olduğunu söylerler. Varlığımızın geçici doğasını kabul etmemiz, çoğunluğun yaptığının bir parçası olmaktansa birey olarak kendimizi geliştirmeye ve kendi standart ve değerlerimiz üzerinden seçim yapmamıza yardımcı olacaktır.

Jean-Paul Sartre tarafından 1945 yılında “Varoluşçuluk Hümanizm Midir” adlı dersinde öne sürdüğü “Varoluş tözün önüne geçer” fikri üzerinde durmakta fayda var. (Dönemin tüm varoluşçuları bu konuda hemfikir olmamıştır, örnek olarak Heidegger.) Fakat bu cümlenin ne demek istediğini anlamak için cümlede geçen “töz” kelimesi üzerinde durmalıyız.

“Töz” kavramını Antik Yunan filozofu Aristo üzerinden incelemeye başlayabiliriz. Aristo her bağımsız şeyin bir ‘tözü’ olduğunu söyler. Bir varlığın tözü aynı zamanda o varlığın doğası olarak görülebilir ve o varlığın olduğu şey olması için gerekli olan karakteristikler bütünü olarak adlandırılabilir. Aristo doğaya karşın teleolojik (erek/amaç/gaye ile ilgili) bir bakış sahibi olarak doğadaki her varlığın tözünü gerçekleştirmeye yöneldiğini savunur. Aristo insanların akılları ile mutlak bir uyumda olmalarını insanın doğası/tözü olarak sayar.

Skolastik düşüncenin gelişmesini de etkilediği gibi insanın “rasyonel hayvan” olması tanımına varılmıştır. Aristo’ya göre insanoğlunu diğer canlılardan tözleri ile hareket etmeyi seçip seçmeme özgürlüğüne sahip oldukları için farklı olduğunu söyler. Fakat insanoğlunun kendi, özgün tözünü yaratamayacağını savunur. Gücü sınırsız bir tanrıya inananlar insanların tanrı tarafından tasarlanmış bir töze sahip olduğunu ve tözü yaşanmışlıktan ziyade tanrı tarafından verilen bir şey olarak görürler.

Sartre’ın “Varoluş tözün önüne geçer” sözüne geri dönersek Sartre için insan olmanın araba, saat vs. gibi varlıklardan aslında farklı olduğunu görürüz. Bu gibi şeyler için tözlerinin onların varlığının önüne geçtiğini, tözlerinin onları var ettiklerini söyleyebiliriz çünkü bunlar işlevleri önceden belirlenmiş şeylerdir. Ancak bir ateist olan Sartre için, insanlar yüksek bir güç tarafından işlevleri daha önceden belirlenmiş varlıklar değillerdir. Daha ziyade bu dünyada önceden belirlenmemiş bir töz olmadan gelinir ve karar verme özelliğimiz sayesinde kendi tözümüzü yontma şansına sahibizdir.

Çoğu insan hatalı bir biçimde her varoluşçuyu nihilist olarak görür. En genel haliyle ele aldığımızda nihilizm yaşamanın manasız olduğunu savunur. Varoluşçu olmak için nihilist olmaya gerek yoktur, nihilist olan varoluşçular da olabileceği gibi. Nihilistler ve varoluşçular, her ikisi de hayatın objektif bir anlamı olmadığını savunur, fakat ayrımları varoluşçuların bireyin kendine özgü/sübjektif bir anlam çıkaracağına inanmasının yanında nihilistlerin özgün ve sübjektif bir anlam olmayacağını düşünmesiyle belli olur.



Nihilizmi bir zehir olarak gören Nietzsche “Becoming who you are/ Kim isen o olmak” düşüncesini geliştirir. Nietzsche’ye göre bu düşünceye girmek, yani nihilizmi aşmak herhangi bir objeye, kişiye veya sembole dogmatik bir biçimde bağlanmak ile gerçekleşmesinden ziyade bireyin kendi yaşamına bir anlam ve amaç yaratması ile olur. Bu süreç içerisinde içselleştirilen değer ve yargılar ile yaşamını sürdürmesidir.
           
“Yalnız olanın ardından adaletsizlik ve ahlaksızlık atıyorlar: ama, kardeşim, bir yıldız olsan, bu sebepten dolayı daha az parlamamalısın. İyi ve adaletli olanın farkında ol! Kendi erdemini yaratanlara işkence etmeyi severler-yalnız olandan nefret ederler.”
(Nietzsche)
Camus’a göre absürt olanı anlamak ve kabullenmek gerekir. Tanrı’ya inanmak felsefi açıdan bir intihar olarak görülür. Camus varoluşçu olarak kabul edilmeye tepki göstermiştir ve varoluşçu olmadığı takdirde bir absürdist sayılır.

Sartre varoluşçuluk üzerine “Varlık ve Hiçlik” kitabı ile repütasyonunu yükseltmiştir, fakat insanlar yazılanları anladıkları için değil, tam aksine anlaşılmayan kavramlarla karşılaşmaları sayesinde bu yükseliş gerçekleşir. Varoluşçuluk ele alınırken anahtar anlayışlar etrafında gelişir.

Bu anlayışlardan ilki, etrafımızdaki şeylerin düşündüğümüzden daha tuhaf olmasıdır. Sartre’a göre etrafımızda günlük mantık çerçevesi dışında gerçekleşen her şey Dünya’nın aslında ne olduğunu görebildiğimiz noktalardır. “Bulantı” kitabında anlattığı bir karakter üzerinden bunu örneklendirebiliriz: tramvayda olan karakter elini koltuklardan birine koyar ve hemen geri çeker, bir anlığına o koltuğun insanların oturması için yapıldığını ve “koltuk” olarak işlevleri gözünün önüne gelir. Sartre, bu karakterinin bulunduğu durumu “Dünya’nın absürtlüğü” olarak anmıştır.
Getirdiği ikinci bir anlam da özgür olmamızdır. Sartre bunu var olmanın ıstırabı/kederi olarak adlandırır. Dünya üzerinde özgür olmamız yaşamın her anında olasılıkların sayısını oldukça arttırır. Bireyin dünyaya özgür olarak atıldığını savunur.
Üçüncü anlayış, kötü niyet ile yaşamamamız gerektiğidir. İnsanlar ne zaman bir şey olması gerektiği gibi olmadığı zaman, diğer olasılıklara gözlerini kapayıp kötü bir duruma giriyor. Bir insan ile birlikte olma, bir işi yapma, bir yerde durma gibi zorunluluklar olduğu takdirde kötü hissederiz. Sartre bu gözlemini “Varlık ve Hiçlik” de anlattığı bir olaydan yola çıkarak yapar. Paris’te bir kafede servis yapan genç adamın adeta o iş için doğmuş bir tavırla işini yapıyor olmasından başlar. Sartre’a göre bu garson diğer tüm olasılıklarından uzaklaşan bir biçimde artık sadece bir yere bağlanmış ve özgürlüğünden uzaklaşmıştır.
Bir diğer anlayış ise kapitalizmi bırakma özgürlüğüne sahip olmamızdır. Sartre’a göre bizi özgürlüğümüzden uzaklaştıran bir neden de paradır. Elimizdeki olanaklardan vazgeçmemizde etkisi vardır. Kapitalizmin birçok şeyi gerekliymiş gibi gösteren ve insanları çalışma satın alma vs. gibi eylemlere zorlayan görünmez bir makina/sistem olarak kabul eder. (Hatta bu nedenle Sartre, Marksizm ile oldukça yakından ilgilidir, eylemleri sırasında tutuklanmıştır ve Charles de Gaulle “Voltaire’i tutuklayamazsınız” diyerek onu serbest bırakmıştır. Bunun yanı sıra Fidel Castro ve Che Guevara ile olan yakınlığı Amerikan istihbaratının Sartre üzerine bir dosya açmasına neden olmuştur. )

Simone de Beauvoir’a göre ise mutluluğumuz, mutsuzluğumuz, yaşamak için bir anlam aramamız aslında “insan olma halini” her bir bireyin çocukken yaşıyor olmasından kaynaklanır. Varoluş ve özgürlüğün yarattığı gerginlikten uzak bir biçimde dünyaya geliriz. Bu gerginlikleri analiz edecek kadar gelişmemiş bir durumda dünyaya gelmemiz nedeni ile yapımında payımız olmayan, kabul edilmiş, kalıplaşmış ve hazır durumdaki bir dünyanın mirasçısı oluruz. Değerleri önceden var olan bir dünya. Ancak Beauvoir’ın ergenlik krizi olarak adlandırdığı zamanda var olan bireyler olarak sorumluluklarımızın farkına varmamız olayı gerçekleşir. Bu süreçte önümüze gelen yollardan birini seçerken özgürlük ile sonuçlanması istenir. Simone de Beauvoir için özgürlüğe ulaşmanın iki parçası vardır: bunlardan ilki bireyin kendi öznelliğini üstlenmesi (kendi benliğini tanıması ve anlaşması) gerektiğidir. Fakat bunu incelerken her bireyin benliği ile doğduğunu, benliğin mutluluk demek olmadığını, benliğin değerinin artırılmasının söz konusu olmayacağını ve son olarak benliğin çoğalmasının sahte olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir. Özgürlüğe ulaşmanın ikinci parçası ise bireyin insanoğlu adına özgürleşme için çabalamasıdır. Newton’un dediği gibi “Her eylem için eşit ve zır bir tepki vardır.” Dolayısıyla toplumun özgürlüğü bireyin özgürlüğünü etkiler. Bu iki parçayı bir araya getirmek Beauvoir için etik özgürlüğe ulaşmak demektir.

Bir başka varoluşçu görüşüne gelecek olursak, Soren Kierkegaard uyanmamızı ve duygusal illüzyonlarımızı bir kenara koymamızı istemiştir. Aileye duyulan inanç, işe duyulan güven, aşka olan bağlılık, yaşamın bir amaç ve anlamı olduğunun düşüncesi gibi modern değer ve algıları yıkar.

“Büyüdükçe dünyanın farkına vardım, farkına vardıkça gülmeye başladım ve o günden beri hiç durmadan gülüyorum.”(Kierkegaard)

Kierkegaard bireyin yaşamı boyunca birçok ikileme karşı tek çıkış olan pişmanlık ile ilgilenmiştir. Evlenmek de - evlenmemek de, intihar etmek de - yaşamaya devam etmek de pişmanlık getirecektir, bu gibi ikilemlerin sonuçlarının her birinin bireyin pişmanlığına çıkıyor olması üzerine Kierkegaard Dünya’nın bu halini komik bulur. Eserlerinden bir tanesinde “Pişmanlık/endişe” kavramı ile bizi tanıştırır. Endişeyi kaç tane seçeneğimiz olduğunu ve aslında bu seçenekleri kullanma esnasında ne kadar az anlayış göstereceğimizi fark ettiğimiz durum olarak belirtir.
           
“Hayat ancak tersine anlaşılıp, ileriye doğru yaşanmalıdır.”(Kierkegaard)

“Bireyin mutlak ve tamamen mutlu olması sadece yarım saat için bile olanaksızdır. Kimse dünyaya ağlamadan gelmez, kimse dünyaya ne zaman gelmek istediğini sormaz, kimse dünyadan ne zaman ayrılmak istediğini sormaz, hayat ne kadar anlamsız ve boş. Ölenleri birkaç kürek toprağın altına gömüp evlerimize döndüğümüzde en azından o anda yaşadığımız bir hayat olması ile övünüyoruz.” (Kierkegaard)

Kierkegaard’ın bu duruma karşı cevabı İsa olmuştur. Danimarka’daki Hristiyan kilisesinden ne kadar hoşlanmasa da babasının ona çocukken öğrettiği gerçeği, Hristiyanlık dininin köylü derecesinde basit denilecek kadar bir duruma teslim olunan bir teoloji olduğunu savunur. Bireyin sadece İsa adına dünya ile olan tüm bağını koparıp canını feda etmesi ve diğer tüm insanları adeta kardeşi gibi kabul etmesi gerektiği fikrindedir. Daha ziyade ‘birine veya bir şeye, gözleme ve deneye dayanan bir kanıt olmamasına rağmen inanma’ (‘Leap of faith’) olarak kabul edilen bir anlayış ortaya koyar. Bu anlayışta mutlak çözüm kendini varlığını kanıtlamaktansa tanrının var olduğu kanısına bırakmak esastır.
           

“İnançlı olmak aklını kaybetmek ve tanrıyı kazanmaktır” (Kiekegaard) 
-hande